Yeni Kooperatifimiz CEMRE KONUT

S.S. CEMRE Konut Yapı Kooperatifinin imzaları atıldı

CEMRE KONUT / LALE KULE

1+1 Küçük Konut, Büyük Rahatlık

CEMRE KONUT / LALE KULE

S.S. CEMRE Konut Yapı Kooperatif toplantısından görüntüler

CEMRE KONUT / LALE KULE

Hedef Kilitlendi

SİMGE KONUT

1+1 Küçük Konut, Çeyrek Altın, Akıllı Yatırım

SİMGE KONUT

1+1 Küçük Konut, Çeyrek Altın, Akıllı Yatırım

S.S. OBASYA TURİZM GELİŞTİRME KOOPERATİFİ

Mekanda yolculuk sağlayan bir kültür ve turizm projesidir

S.S. OBASYA TURİZM GELİŞTİRME KOOPERATİFİ

Üye Kayıtlarımız Başlamıştır

OBASYA Projesi Yuntdağlarında kurulacaktır.

4 Temmuz 2018 Çarşamba

CHP'DE NELER OLUYOR


CHP Türkiye’nin alışılmış çaresizliği oldu. Yıllardır % 25 bandına ve sahillere de takılıp kaldı.
CHP kadroları, biz nerede hata yapıyoruz sorusuna yanıt arama yerine, kavga etmeyi tercih ediyorlar. Çözümü kurultaydan bekliyorlar. Kurultaydan önce, atölye çalışmaları yapılmalı. CHP geçmişiyle geleceği ile masaya yatırılmalı. Partinin bilim kuruları olmalı.
Yarım asırdır CHP’yi izliyorum. CHP’ye üye olduğum olmadığım, oy verdiğim vermediğim dönemler oldu.
CHP’ye oy vermenin coşkusunu en çok ECEVİT’li dönemlerde yaşadım. Ecevit’in meydanlarda halkla kurduğu ilişki, oyların % 42’lere kadar yükselmesini sağlamıştı. Partili gençler olarak her mitingine katılıyorduk. Çıkardığımız dergileri, Ecevit posterlerini dağıtıyorduk. Dağa taşa “Halkçı Ecevit” yazıyorduk. Ecevit’in dilinden düşmeyen kurumlar ve kavramlar vardı. Partinin şiir gibi güzel programları olurdu. Şu andaki CHP yöneticileri o programları yeniden okumalı,  okuduklarında farkı fark edeceklerdir.  Ecevit, Halk Sektörü, Demokratik Kooperatifçilik, Gelişme Köylüden Başlayacak, Birlikte Üretim Hakça Bölüşüm, Ne Ezilen Ne Ezen, İnsanca Hakça Bir Düzen, diyordu. Projeler üretiyordu. Dergiler kitaplar çıkarıyordu. CHP’nin hiçbir döneminde Ecevit döneminde basılan kadar kitap basılmamıştır. Şimdi gençliğin o kitaplarla yeniden buluşmasına partinin neden katkıda bulunmadığını neden aylık, üç aylık, yıllık yayınlar çıkarmadığını merak ediyorum. Ecevit’in, “Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen” Sloganını kullanmaya devam edenler, insanca hakça bir düzen programı getiremiyorlar. Birlikte üretimin, hakça paylaşımın nasıl yapılacağını açıklayamıyorlar.
Sayın Karayalçın’ın çağrısıyla SHP kurucuları arasında yer aldım. Her ay düzenli olarak Ankara’da toplanırdık, kişileri ve olayları değil, ilkeleri, programı, sorunları, çözüm yollarını ve projeleri tartışırdık. Her ilde her ilçede “Düşünce Atölyeleri” kurmuştuk. Düşünce atölyelerinde projeler üretilirdi.
Amerika başta olmak üzere, tüm gelişen ve gelişmekte olan ülkelerde, kooperatifçilikten etkin biçimde yararlanılmakta, sosyal demokrat partiler, programlarında kooperatifçiliğe geniş yer vermektedirler. Ancak, bugüne kadar parti sözcülerinizin ağzından, kooperatifçiliğe ilişkin hiçbir şey duymadık. Kooperatiflerden ve giderek sayıları azalan kooperatifçilerden hep uzak durdular. Kırsal kesimle varoşlarla ilişki geliştiremediler. Plajların, sahillerin partisi oldular, Ege Denizi kıyısına sıkışıp kaldılar. Bir kare bile kooperatifçilerle bir araya gelmeyi düşünmediler. Yeni Manisa’yı kuran, Manisa Birlik’in, Obasya’nın, yerini bilen kaç CHP yöneticisi, kaç milletvekili var merak ediyorum. Sendikalar kooperatifler gibi sivil toplum kuruluşları olmadan, sosyal demokrat partiler güçlenemez. Ecevit hep “sol” diye diye oy aldı. Şimdiki CHP yönetimi “sol” demekten korkar oldu.
Gençlikten çok uzak kaldılar. Türkiye’nin en yaşlı partisi olması yanında, yaş ortalaması da en yüksek olan adeta emekliler partisi durumuna geldi CHP. Kibrit çöpü kadar ışık vermeyenler, kendilerini olimpiyat meşalesi gibi görmeye başladılar.
Yeni teknolojilerden yararlanamayan, sandık görevlilerini örgütleyemeyen, ıslak imzalı tutanakları toplayıp programa giremeyen, teknolojiden söz ederken kendisi teknolojiyi etkin biçimde kullanamayan yeniliklerden uzak bir parti CHP.
CHP’deki temel yanılgı, şoför değiştiğinde, başarı sağlanacağı yanılgısıdır. Oysa sorun şoförde değil, çağın çok gerisinde kalan araçtadır. İlkel araçlarla çağdaş amaçlara ulaşılamıyor. Araç yenilenmeden, parti günün ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmadan % 25 bandının aşılanamayacağı bilinmelidir. Altını çizerek söylüyorum, bu parti bu yapısıyla, ne şimdiki başkanıyla nede bir başkasıyla başarılı olamaz. CHP ülkemizin en tutucu partisi durumuna gelmiştir bu gerçeği görmezlikten gelemeyiz.
Her dönemde, kurulan yeni partiler, kendini yenileyemeyen CHP karşısında hep ipi göğüslemektedirler. CHP yeniden yapılandırılamadığında bu hep böyle devam edecek ve eriyip gidecektir.
CHP’nin temel eksikliklerinden birisi de sevgisizliktir. Kılıçdaroğlu’nun İNCE’yi sevmediği gibi, İNCE de KILIÇDAROĞLU’nu sevmiyor. Parti üyeleri de kendilerine rakip gördüklerini sevmiyor. CHP’de sevgi ve bilgi paylaşılarak büyütülemiyor. Partide, dayanışma yerine, yıkıcı yok edici bir yarışma var. Tüm enerji parti içi yarışmalarda kaybedilirken, partiler arası yarışmaya güç kalmıyor. Şimdi, parti tüm enerjisini İNCE – KILIÇDAROĞLU yarışmasında harcayacak. Yeni kırgınlıklar olacak. Yerel yönetim seçimleri de büyük ölçüde kaybedilecek.

CHP ya yenilenecek ya da hep yenilecek. Haydi, CHP kendini tümüyle yenile. Yenile yenile, yenmeyi öğrenemedin bir de yenilenmeyi dene…




27 Haziran 2018 Çarşamba

HAYAT DEVAM EDİYOR


Evet, hayat devam ediyor. Şimdi, ağlama vakti değil işlerimize bakma vakti…

Seçimden önce bu köşede yazdığım “Demokrasi” yazıda, gelişmiş demokrasilerde, seçimi kaybedenler, kazananları kutlamalı demiştim. Doğrusu bu kazananları kutlamalıyız. Bu seçimin kazananı Cumhurbaşkanı Sayın Recep Erdoğan, MHP ve HDP’dir.  Seçimin kaybedenleri, CHP ve AK Partidir. CHP ve Ak Parti oylarında bir önceki seçime göre azalma olmuştur. Bence kazananlar içinde Sayın Muharrem İnce’yi de saymak gerekir.  Elbet ki, bir seçimin kazananı olduğu gibi kaybedeni de olacaktır. Seçim bitmiştir sonucu kabullenmekten başka bir seçenek yok. Hayat devam ediyor. İşimize bakalım.
Ülkemizin sıkıntılar yaşadığını hepimiz biliyoruz. Şimdi bu sıkıntılara çözümler arayıp bulma vakti. Yurttaşlar, ilgili kurul ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, beklentilerini açıklıyorlar.

Her zaman vurguladığım gibi yine altını çizerek vurguluyorum. Toplumsal uzlaşma şart.

Dünya bizi izlerken, demokrasi sınavı da devam ediyor. Cumhurbaşkanı ve Meclis sınavdan geçecek. Partiler arasında uzlaşma sağlanamazsa, işimiz zor. Uzlaşma için iktidarın ve muhalefetin birlikte çaba göstermesi gerekiyor.
Büyük bir olasılıkla OHAL kalkacak. Beklentimiz. Hukuk devletinin ve özgürlüklerin en ileri demokrasiler düzeyinde tesis edilmesidir.
Yüksek enflasyon ve cari açık sorunu çözülmeli.
Yabancı sermaye beklentisi varsa, bunun için, ekonomi yönetiminin özellikle Merkez Bankasının özerkliği sağlanmalı.
Kalkınma arayışında 4. Sanayi Devrimi için adımlar atılmalı.  
Çağdaş bir eğitim şart.
Avrupa Birliği’ne uyum süreci hızlandırılmalı.
Kazananlara büyük sorumluluk düşüyor. Yeni Dönemde, Sayın Bahçeli anahtar durumuna geldi. Yeni dönemin bilinmezlerinden birisi Bahçeli, ne yapacağı bilinmiyor. Bazı gazetecileri hedef göstermesi, eleştiriliyor. Bu tür girişimlerin toplumsal uzlaşmayı zorlaştıracağı bilinen bir gerçektir. “Bahçeli bu konuda ne düşünüyor?” sorusu gündemden hiç düşmeyecek. Bahçeli olmadan düzenlemeler yapmak zor olacak. Bekleyip göreceğiz.
Seçilenler çok çalışmak zorundalar.  Seçilenlerin en kıt kaynağı zaman ve para, zamanı ve bulabilecekleri kaynakları iyi değerlendiremezlerse, seçimin yeniden gündeme gelmesi kaçınılmaz olur.
Önümüzde yerel seçimler var. Bir seçimin tartışmaları devam ederken yeni bir seçim başlayacak.
Önümüzdeki günlerde CHP de hareketli günler başlayacak gibi. Sular bulanmadan durulmuyor. CHP kendini yenileyemediğinde, yeni bir parti gündeme gelir. CHP kendini yenilemeli. CHP gençleşmeli.
Bunların tümünü bekleyip göreceğiz. Çözüm Demokrasi, Çözüm uzlaşma. Bunun başka yolu yok.



20 Haziran 2018 Çarşamba

DEMOKRASİ



24 Haziran 2018 Pazar günü oyumuzu kullanmak üzere sandığa gideceğiz. Oy kullanmak yurttaşlık görevidir diyerek oyumuzu kullanmalıyız.

At yarışında kazanacak atı belirlemeye çalışır ve o ata oynamak isteriz. Seçimlerde ise kazanmasını istediğimiz partiye oy veririz. Ata yarışı ile seçimi birbirine karıştırmayalım. Sandığa gidin ve kazanmasını istediğiniz partiye oyunuzu veriniz.

Seçimler, demokrasilerin gelişmişlik düzeyinin önde gelen ölçütüdür. Ülkeler seçimlerini bayram coşkusu içinde yapabiliyorlarsa, kaybedenler kazananları kutlayıp görevlerini huzur içinde devredebiliyorlarsa o ülkede demokrasi gelişmiş demektir. Gelişmiş demokrasilerde çalınan oylardan yanlış oy sayımlarından söz edilmez. Eğer cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandırmak istiyorsak, demokrasiyi tüm kurum kuruluş ve kurallarıyla işletmeliyiz, bunun için Siyasi Partiler ve Seçim Yasaları’nı yeniden düzenlemeliyiz. Katılım olmadan atılım olmuyor. Bunun için katılımcı demokrasiyi işler duruma getirmeliyiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni etkin duruma getirmeliyiz.

Kuvvetler ayrımını kesin çizgileriyle belirlemeden demokrasi olmaz.

Liderin önemli olduğunu biliyoruz. Demokrasilerde liderin her şey olmadığını da bilmeliyiz. Gelişmiş Demokrasilerde “dediğim dedik, çaldığım düdük” tarzı her şeyi belirleyen, varlığını “seç beni seçeyim seni” anlayışı içinde sürdüren liderler olmaz. Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, savaş yıllarında bile meclisin kapısını açık tutmuş meclisi hep öne çıkarmıştır. Atatürk adını ve anısını yüreğimizde yaşatıyorsak, bunun temel nedeni ulusal kurtuluş savaşımızın öncüsü olması yanında, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurması, “yurtta barış, dünyada barış” demesi ve ulusuna çağdaş uygarlık yolunu göstermesidir. Atatürk’ün yüreğinde kin ve nefret yoktu, sevgi vardı.

Seçime katılan tüm siyasi partilerin adayları liderler tarafından belirlendi. Biz önümüze konulan listeye oy vermek zorundayız. Adayları belirleme ve tercihli oy kullanma hakkımız yok. Demokrasimiz için nasıl gelişmiş demokrasi diyebiliriz ki…

Siyasi Parti liderleri bir araya gelemiyor. Ülkenin temel sorunlarını belirleyip birlikte çözüm üretemiyorlar. Cenaze törenlerinde bile tokalaşmıyorlar. Böyle bir durumda barış, kardeşlik, dayanışma, huzur söylemleri havada kalıyor.
Demokrasimizi diğer ülkelerin demokrasileri ile karşılaştırdığımızda, ülkemizdeki demokrasi için gelişmiş demokrasi diyemeyiz. Demokrasimizi geliştirmek, ilgili yasaları çıkarmak için uzlaşma kültürü olan, özgür düşünebilen milletvekillerine ihtiyacımız var. Liderlerin değil halkın kendi özgür iradesi ile belirleyip seçtiği milletvekillerine ihtiyaç var.

Siyasi partilerin genel başkanları ve cumhurbaşkanı adayları atışmayı sürdürüyorlar. Hiçbir siyasi parti genel başkanının özeleştiri yaptığını görmüyoruz. Parti liderlerimiz başarılı olduklarını söylüyorlar hep. Ancak  biz halk olarak sanırım siyasetteki başarıyı siyasetin dışında kalanlar olarak pek anlayamıyoruz! Olanları seyirlik oyun gibi izliyoruz.

Her seçimin sonunda, kaybedenler de olur kazananlarda olur. Seçim yönetecek olanları belirlemek için yapılır. Benim bir yurttaş olarak tek bir dileğim, tek bir arzum var: Kaybedenler, büyük bir olgunlukla görevlerini yeni seçilenlere devretsinler. Görev devirleri iyi dileklerle ve çiçeklerle yapılsın, bunun barışa, kardeşliğe, dayanışmaya ve huzura büyük katkısı olacaktır… Bunu bu milletten esirgemeyin ne olur. Kaybedenler, kazananları kutlamayı öğrenin ne olur…



13 Haziran 2018 Çarşamba

RAMAZAN BAYRAMI


Ramazan Bayramımız, tatlı yiyelim tatlı konuşalım tatilimiz kutlu olsun. Ne olur insanlar bu bayramda tatlı konuşsun, bakarsınız alışırlar tatlı konuşmaya her günümüz bayrama dönüşür.

Ne güzel olur değil mi? Saygı ve sevgi öne çıkar kin ve nefret yok olur.
Kentler büyüdükçe yalnızlıklar da büyüdü. Büyük kent büyük yalnızlık getirdi. Eskiden insanlar birbirlerini tanır, selamlaşırlardı.

Bayramda, kişilerin size gelmesini beklemeden, önce siz kendinize gelin. İnsanın kendine gelmesi, kendi olması çok önemli değil mi? Hep kendimize olsak, gerektiğinde hızla kendimize gelmeyi becersek, daha mutlu oluruz. Bayramlar dargınların barışma günü olmalı. “O gelsin benden özür dilesin” gibi, düşüncelere kapılmadan, barışmak için adımlar atılmalı.

Geçmişte, iftar yemekleri güzel söyleşilerle süslenirdi. Sahura kadar süren eğlenceler yapılırdı. Bu yıl ne oldu? Ramazan, ramazan boyunca politikaya alet edildi.  Bayramlar da eskiden çok farklıydı. İnsanlar en güzel giysilerini giyip bayram gezmesine çıkardı... İçtenlik vardı, sıcaklık vardı. Şimdi parası olan bayramı fırsat bilip, sahillere koşuyor. Biraz daha paralı olanlar ise soluğu yurt dışında alıyor.

Bayram ziyaretleri de çok azaldı. Kutlamalar, akıllı telefonlardan mesajlar çekilerek yapılıyor. Akıllı telefonlar, yaşamın ayrılmaz parçası haline geldi. Diz dize oturup, göz göze sohbetler yerine, saatlerce telefonlarla karşılıklı yazışma yapılıyor. Aslında, birileri mesaj yazma yarışması bile düzenleyebilir bu konuda çok başarılı olanları gördüm.

Ev ziyaretini gidildiğinde, “internet var mı, piriz nerde?” diye soruluyor hal hatır sorulmadan.

Bu satırların yazarı olarak, ben de sosyal medya bağımlısıyım. Telefon elimden düşmüyor. Beş dakikada bir elim otomatik olarak telefona gidiyor. Facebook’a ve Whatsapp’a bakıyorum hemen... Akıllı telefonlar da ayrı bir bağımlılık türü yarattı.

Ben bayram gezmelerini özlüyorum. Çok tatlı yemek, çok kahve içmek zorunda kalırdık ama birçok dostumuzla da yüz yüze görüşme olanağı bulmuş olurduk…
Her ramazanda yazısında olduğu gibi, bu bayramda da birkaç fıkra paylaşayım sizinle:

Adamın biri, Bektaşi'ye sormuş:  "Abdest almak için soyunup göle girdiğim zaman yüzümü ne tarafa döneyim"  Bektaşi:  "Elbiselerini çıkardığın tarafa dön ki çalmasınlar!" demiş.

Bir de çocuk fıkrası anlatayım:  Adamın biri yolda sevimli bir çocuk görür ve çocuğa:  Senin adın ne diye sorar. Çocuk tam söyleyeceği sırada:  Dur ben tahmin edeyim, diyerek sözünü keser, ama ipucu olarak baş harfini söylemesini ister. Çocuk:  adımın baş harfi “Y” der, adam başlar saymaya...  Yasin, Çocuk hayır anlamına başını sallar.  Yusuf.  Çocuk yine başını sallar.  Adam (Y) harfi ile başlayan tüm isimleri sıralar. Çocuk hep hayır anlamına başını sallamaktadır. Adam sinirlenir, kız isimlerini de saymaya başlar; çocuk yine başını sallar. Adam sonunda: Bilemedim. Ne len senin ismin der.

Çocuk cevap verir: Yamazan...

Yamazan bayramınız kutlu olsun…




9 Haziran 2018 Cumartesi

KADİR GECESİ


İnsanın içinde iyi duyguların geliştiği kin ve nefretin yerini sevginin aldığı gecelerdir Kadir Geceleri.

Kadir gecelerinde, insan kendi içine bakmalı, ben kimim sorusuna yanıt aramalı.
İyiliğin bulaşıcı olduğunu iyi düşünenlerin çok olduğu ortamda, kötülüğün gelişemediğini bilenlerdenim.

Biliyorsunuz, bu köşede sevgi ve bilginin paylaşıldıkça büyüdüğünü sıkça yazıyorum.
Sevgi ve bilginin büyümesi insanın yaşamına anlam katıyor. Düşüncelerimi dostlarla konuşarak ya da köşe yazıları yazarak paylaşmayı seviyorum.

Çok sevdiğim sıkça paylaştığım bir Kızılderili hikayesini paylaşmak istiyorum bu gün sizlerle. Okursanız, gerektiğinde başkalarıyla paylaşabileceğiniz güzel bir hikaye olduğunu göreceksiniz.

Hikaye bu ya, güngörmüş yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunlarıyla oturmuşlar, hem güneşlenip hem de az ötelerinde birbirleriyle boğuşup duran biri ak diğeri kara iki köpeği izliyorlarmış. Kızılderili o iki köpeği hiç yanından ayırmazmış. Kızılderili’nin torunu dedesinin boğuşan köpeklerini izlemektedir.  Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu hem niye renklerinin ille de siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununu sırtını sıvazladı.
"Onlar benim için iki simgedir evlât" dedi. "Neyin simgesi?" diye sordu çocuk.
"İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları."
Çocuk sözün burasında, mücadele varsa kazananı da olmalı, diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekledi:
"Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?" Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa ve
"Hangisi mi evlât? Ben hangisini daha iyi beslersem o!" dedi.
Hayatımız boyunca içimizde iyi veya kötü yanlarımız birbiriyle mücadele eder.
Sevgi, saygı, paylaşma, yardımlaşma gibi güzel duygulara sahip olan insanoğlu aynı zamanda kin, öfke, nefret, kıskançlık, intikam gibi duyguları da içinde barındırır.

Önemli olan, sahip olduğumuz kötü duyguları kontrol altına almak ve bizim iyi insan olmamızı sağlayan güzel duygularımızı ortaya çıkartmaktır.

Kadir Gecesini kendinizi tanımak ve kendinize gelmek için bir fırsat olarak görün, içinizdeki güzellikleri büyütün.

Hayat seçimlerden ibarettir. Siz iyileri seçin.

Kadir geceniz kutlu olsun…



6 Haziran 2018 Çarşamba

ATATÜRK KAZANACAK



Atatürk sevgisi, dipten gelen bir dalga gibi, yükseliyor, büyüyerek varlığını hissettiriyor.

Büyük bir oy farkıyla Fenerbahçe Başkanlığı’na seçilen Ali Koç’un en çok alkışlanan ve en çok paylaşılan cümlesi  “ Atatürk’ün hangi takımı tuttuğu önemli değil. Önemli olan hangi takımın onun yolundan gittiğidir.” şeklindeki veciz cümlesi olmuştur.

Son yıllarda bakıyorum da, en çok alkışı Atatürk alıyor. Bir yerde konuşmacı Atatürk’ten söz ettiğinde, insanlar “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganları atmaya başlıyor. İnsanların gözleri parlıyor.

Anıtkabir milli bayramlarda dolup taşıyor. Birçok kurum ve kuruluş ücretsiz olarak,  Atatürk’ün Nutuk adlı eserini dağıtıyor. Gelincik tarlasına dönen meydanlarda, Atatürk posterleri dalgalanıyor.

Sanki Türk milleti Atatürk’ü yeniden keşfediyor. Kurtuluşu Atatürk’ün gösterdiği bilimin aydınlattığı çağdaş uygarlık yoluna yönelmede görüyor.

İstanbul’da yeni yapılan hava limanına Atatürk adı verilsin diyenlerin sayısı çoğalıyor. Bende bunu gönülden isteyenlerden birisiyim. Karşı çıkanlar “Atatürk adı var” diyorlar. Evet, Atatürk Havalimanı var ama yeni havalimanı açılınca kapatılacak. Atatürk adı verilen başka Havalimanı yok. O zaman yeni havalimanının adı Atatürk Havalimanı olmalı mutlaka. Bunun yapılması milleti kaynaştırır, ulusal bütünlüğü güçlendirir. Bence hiç tartışılmadan, yeni havalimanına “Atatürk Havalimanı” adı verilmelidir…

"Yurtta Barış, Dünyada Barış" diyen Atatürk'ü, yıkılmaya, parçalanmaya yüz tutmuş, köhnemiş bir imparatorluktan genç bir Cumhuriyet kuran Atatürk'ü her fırsatta özlemle anıyoruz, sadece anmıyor anlamaya çalışıyoruz.

Çağdışı olan tüm liderler unutulmuşken, söyledikleri yolumuzu aydınlatan Atatürk, milletinin yüreğinde yaşıyor.

Yıllardır, “Atam İzindeyiz” dedik durduk. "Atam İzindeyiz." demek yerine, "Atam Yolundayız." Demenin daha doğru olacağını düşünüyorum. İzinde olmanın sınırları belliyken, yolunda olmanın sınırları değişime ve gelişmeye açıktır. Atatürkçü olmak, izinde olmayı değil, gösterdiği yolda ilerleyerek çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıp aşmayı gerektirir.

Atatürk’ün gösterdiği, bilimin aydınlattığı çağdaş uygarlık yolu bizi ortaçağ karanlığından kurtarıp aydınlığa çıkaracak tek yoldur. Atatürk'ü farklı yapan, lider yapan, önder yapan, büyük yapan, sevgisini yüreğimizde yaşatan, bize bilimin aydınlattığı çağdaş uygarlık yolunu göstermiş olmasıdır. Çağın lideri olmasıdır. Her başımız dara düştüğünde Atatürk'ün Söylevini yeniden okumalıyız. Bize gösterdiği bilimin aydınlattığı çağdaş uygarlık yolunun neresinde olduğumuz sorgulamalıyız.

Atatürkçü olmak, barıştan yana olmaktır. Atatürkçü olmak, birliği bütünlüğü savunmak, kurduğu cumhuriyete sahip çıkmak ve güçlendirmektir.

Önümüzdeki seçimleri, göreceksiniz Atatürk’ün yolundan gidenler kazanacak. Cumhuriyet demokrasi ile taçlanarak ilelebet yaşayacak…




30 Mayıs 2018 Çarşamba

MANİSA TARZANI



Mayıs ayının başında, belediyeden aranırdım, “Biliyorsunuz 31 Mayıs - 5 Haziran tarihleri arasında Manisa Tarzanı’mızı anacağız.

Bu amaçla düzenlediğimiz toplantıya katılır mısınız?” derlerdi. Görev sayarım derdim toplantılara katılır düşüncelerimizi paylaşırdık. 31 Mayıs- 5 Haziran Manisa Tarzanı ve Çevre Günleri etkinlik programını hazırlardık. Tişörtler, şapkalar yaptırılırdı. “Yılın Tarzanı” seçilirdi. Toplantılar yapılırdı. En yeşil okul yarışması yapılırdı. 31 Mayıs’ta Tarzan’ın mezarına gidilirdi. Öğrencilerle Topkale’ye çıkılırdı. Manisa Tarzanı şarkısı çalınırdı etkinlikler süresince. Çocuklar siyah şortlar giyerlerdi, yüzlerine sakal bıyık çizip tarzan olurlardı. Barış Alanında Tarzan anıtının önünde buluşur, Manisa Tarzanı’mızı anardık.

31 Mayıs öncesi ne arayan oldu ne de soran. Manisa Tarzanı Anma Çevre Günleri unutuldu. Üzgünüm. Manisa Tarzanı’nı Anma ve Çevre Günlerini önemine yarışır bir özenle ele almalı her yıl değişen ve giderek artan etkinlikler düzenlemeliyiz.

Manisa Tarzanı denilince akla hemen, Yeşil Manisa, Manisa denilince de büyük çevreci, ağaç ve doğa sevgisinin önderi Manisa Tarzanı geliyor. Manisa adı hep Tarzan’la birlikte anılıyor. Kentimizi tanıtmak için anlatacak öykülerimiz olmalı deyip duruyoruz. İşte o öykülerden birisi de Manisa Tarzanı'mızın örnek yaşam öyküsüdür.

Herkesin yapması gereken bir işi, “
kimse yapmıyor, ben niye yapayım ki” diyenlerin çoğaldığı bir ortamda, bir kişi çıkıp herkesin es geçtiğini iş ediniyorsa, işte o kişi o işin tarzanıdır. Es geçileni iş edinen kişiye tarzan diyoruz.

Manisa Tarzanı olarak ünlenen çevre önderinin ilginç yaşam öyküsünün bilinen bölümü, savaş sonrasında yanmış yıkılmış cehennem yerine dönmüş kente gelişiyle başlıyor. Manisa Tarzanı geldiği Manisa’da doğayı yeniden canlandırıp, ağaçlandırmak için amansız bir mücadele veriyor. Manisa Tarzanı adı öne çıkınca da, Topçu Hacı, Ahmet Bedevi gibi takma adlarıyla birlikte nüfusta kayıtlı adı olan Ahmeddin Carlak adı da unutulup gidiyor. Bu nedenle birçok insan gibi beni de Manisa Tarzanı’nın nerede ne zaman doğduğundan, nereden geldiğinden çok neler yaptığı ve Manisa Tarzanı olduktan sonraki yaşamı ilgilendirdi hep. Ulusal Kurtuluş Savaşına katılan, Cumhuriyetin ilk yıllarında, göğsünde Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile Manisa’ya gelen Ahmeddin Carlak, Manisa’da  Manisa Tarzanı olarak yeniden doğmuştur denilebilir.

Manisa Tarzanı’nı 1958 yılında gördüm. O, siyah şortu, şortu gibi kararmış yanık derisi,  uzamış sakalları ve elinde ağaçları budadığı testeresi ile bulanık bir görüntü olarak kalmış belleğimde. Manisa Tarzanı üzerine yaptığım araştırma, yaptığım ses ve görüntü kayıtlarını her gözden geçirdiğimde, Manisa Tarzanı’nın yaşamı mutlaka filme alınmalı diyordum. Nitekim, Film yapımcısı Cengiz Ergun’u aradığımda, anlattıklarım onun da ilgisini çekti. Bilindiği gibi ödüller alan Manisa Tarzanı filmi çevrilmiş oldu.

Bir bahçıvan yamağı, nasıl adı ve anısı yaşatılan, adına kitaplar yazılan filmler yapılan bir insan olabiliyor? İstiklal Madalyası almasına neden olan mücadelesinin önüne ağaç dikmesi nasıl geçebiliyor? Gerçek adı unutulup nasıl Manisa Tarzanı olarak ünlenebiliyor? Bu soruların yanıtlarının ipuçlarını bulmalıyız. Sanırım ipucu, es geçileni iş edinmede gizli.

İstenildiğinde, yine okullara gidip sunum yapmaya Manisa Tarzanı'nı yeni kuşaklara anlatmaya devam edeceğim. Manisa Tarzanı'nın adını ve anısını yaşatmayı birileri es geçse bile ben iş edineceğim. Manisa Tarzanı’nın adını ve anısını yaşatalım ne olur…




23 Mayıs 2018 Çarşamba

SEÇ BENİ SEÇEYİM SENİ



Seç beni seçeyim seni. Sev beni seveyim seni.

Milletvekili adayları genel olarak iki biçimde belirleniyor. Ya, delegeler belirliyor. Ya da partinin genel başkanı belirliyor.

Delege belirlerken ne düşünüyor: Oy verdiğim adayı iyi tanıyor muyum? Oy verdiğim aday seçildiğinde ilişkilerim nasıl yürür? İstediğim zaman gidip kapısını çalabilir miyim? İşim düşse yaptırabilir miyim? Oy verdiğim aday adayı seçilirse kendime ve kentime yararı olur mu? Ve son olarak seçtiğim adayın ülkeme ve partime yararı olur mu? Diye düşünür bence.

Ön seçimle belirlenen aday, kendini delegelere karşı sorumlu sayar? Yine önseçimle seçilebilmek için partili delegelerle, partililerle ve hemşerileriyle iyi ilişkilerini sürdürmek, hafta sonlarını ve tatil günlerini kentinde geçirir. Partinin kurultaylarında, delegelerin sesini dinler, oyunu ona göre kullanır. Sev beni seveyim seni ilişkisi devam eder.

Adayları genel başkan belirliyorsa, “seç beni seçeyim seni” ilişkisi devreye girer. Genel başkanın belirlediği adaylar yeniden seçilebilmek için genel başkan ne derse onu yaparlar. Genel başkanın çevresinde dolanırlar. İllerine fazla gitmezler, Bilirler ki kendisini seçen ve gelecek seçimlerde seçecek olan genel başkandır. Bu tür partilerde hizipte olmaz. Bu tür partilerde lider ne derse o olur. Partinin tek hakimi, partinin lideridir.

Eğer siz tek amacı milletvekili olmak olan birisiyseniz ve adayları parti delegeleri tarafından belirlenen bir partiden milletvekili olmak istiyorsanız, zamanınızın çoğunu kendi ilinizde geçirmeniz, partili delegelerle yakından ilgilenmeniz gerekir.
Eğer siz, adayları genel başkan tarafından belirlenen partinin milletvekili olmak ve bunu sürdürmek isterseniz, genel başkanın çevresinden ayrılmamanız, mitinglerinde, önlerde olmanız, her fırsatta genel başkana raporlar vermeniz gerekir.

“Seç beni seçeyim seni” kuralı gereği, sizi seçen genel başkanı seçmeniz, başınızın üstünde tutmanız, her dediğini yapmanız gerekir. Ne kolay değil mi? Seç beni seçeyim seni…

Milletvekili adaylarının genel başkan tarafından belirlendiği partilerde, parmaklar birlikte kalkar birlikte iner. Bu tür partilerde, genel başkan adayının karşısına başka aday çıkmaz. Bu tür partilerde, il başkanları önce atanır sonra seçilir. Ve seçimlere tek liste ile gidilir.

Manisa’da yakından tanıdığım Manisa Milletvekili Sayın Selçuk Özdağ, adayın partili delegeler tarafından belirlendiği bir partinin milletvekili gibi çalıştı. Ancak tek seçici olan lider kendisine listede yer vermedi. Ben çalışmasına bakarak ön sıralarda yer bulur diyordum. Genel başkanların, aklına aklımız ermiyor, erseydi zaten genel başkan olurduk.

Bu seçimde CHP adaylarını Kılıçdaroğlu belirledi ya, göreceksiniz önümüzdeki kurultayda karşısına aday çıkmayacak. Kılıçdaroğlu’nun seçtikleri, Ankara’da Kılıçdaroğlu’nu seçecek. Seç beni seçeyim seni kuralı işleyecek.




18 Mayıs 2018 Cuma

19 MAYIS



Yine bir 19 Mayıs. Atatürk var yüreğimizde. Her zamankinden daha canlı, yüreğimiz daha hızlı çarpıyor Atatürk’le.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, Atamızı giderek artan minnetle, sevgiyle ve özlemle anacağız yine. Yine gazetelerimizin manşetinde Atatürk ve kurduğu cumhuriyeti emanet ettiği gençlik olacak.

80 milyon Atatürk'ü anlıyor ve anıyorsa, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıp aşmak sorun olmayacaktır ülkemiz için. "Biz seni unutmak için sevmedik" diyorsak ve unutmuyorsak, milyonlar Anıttepe'de toplanıyorsa yüreğimizde yaşıyorsun demektir.

Gerçekten öyle, biz Atamızı unutmak için sevmedik. O'nun asaletini, zarafetini ve bilgeliğini özlüyoruz hep. Dünya'da hiç bir toplum Atatürk gibi bir öndere sahip olamamıştır. Hiç bir toplum da önderini, bizim Atatürk'ü sevdiğimiz kadar sevmemiş ve ölümsüzleştirememiştir. Atatürk karşıtları Atatürk döneminde de vardı, şimdide var, yarın da olacaktır. Ama bu karşıtlar, gönüllerimizdeki Atatürk sevgisini bitirmek şöyle dursun, daha da pekiştireceklerdir. Atatürk'e dün olduğundan daha fazla sarılmalıyız. O’nu hem anmalı hem de anlamalıyız.

Hepimize düşen en büyük görev; Atatürk’ü ve en büyük eseri Cumhuriyet’i anlamaktır. Cumhuriyet’in değerlerini her koşulda korumak, Atatürkçü düşünceyi benimsemektir. Türkiye’yi aydınlık yarınlara taşımaktır. Ulusumuz, Yüce Atası’nın hedef olarak gösterdiği bilimin aydınlattığı çağdaş uygarlık yolunda ilerleyerek çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacak ve aşacaktır.

Türkiye Cumhuriyetinin eşit yurttaşları olarak, tüm dünyanın övgüsünü kazanan ölümsüz önderimizle ve O’nun kurduğu Cumhuriyet’le haklı olarak gurur duymalıyız. Kim ne derse desin, Ulusumuzun ışık kaynağı, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, aydınlık Türkiye’nin sembolü, büyük devrimci ve düşünce adamı Yüce Atatürk’ün yurttaşlarımızın gönlündeki erişilmez yeri hiçbir zaman değişmeyecektir. Bunun değişmesini beklemek ham hayaldir ve abesle iştigaldir. Göreceksiniz Atatürk'ü unutturmak isteyenler kendileri unutulup gidecektir. Atatürk sevgisi ve kurduğu cumhuriyet hep yaşayacaktır.

19 Mayıs’ta balkonlarımızı, binalarımızı yine ay yıldızlı bayrağımızla ve Atatürk posterleriyle donatacağız. Gösterdiği yoldan ayrılmayacağız. Amacımız çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıp, aşmak olacak. Atatürk’ü yüreğimizde sonsuza dek yaşatmak olacak. Dünyanın birçok kentinde Atatürk heykelleri, büstleri var. Dünyanın birçok kentinde Atatürk adı verilmiş caddeler meydanlar var.

Atatürk’e diğer ülkelerin verdiği değeri gösteren UNESCO Genel Kurul Kararını biliyoruz. Burada bir kez daha paylaşmak isterim: Atatürk'ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada, "1981 Atatürk Yılı" olarak kutlanmıştı. Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir. Alınan kararı ve duyurulan metin aynen şöyle: “Atatürk kimdir? Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkılapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.”

19 Mayıs Bayramımız Kutlu olsun…



15 Mayıs 2018 Salı

RAMAZAN BAYRAMI



Geçmişe ağıt yakmayalım. Önemli olan yeni güzellikleri, o günün koşulları içinde yaratıp yaşayabilmektir.

Bayramları, geçmişe özlemi körüklemek yerine, geleceğe umudu güçlendirerek kutlamalıyız.

Büyük kentler yalnızlıkları da büyüttü. Eskiden insanlar birbirlerini tanır, selamlaşırlardı. İftar yemekleri güzel söyleşilerle süslenirdi. Şimdi televizyon herkesin her şeyi oldu. Hele bir de maç varsa! Arasanız da bulamazsınız sohbet edecek kimseyi.

Bayramlar da eskiden çok farklıydı. İnsanlar en güzel giysilerini giyip bayram gezmesine çıkardı... İçtenlik vardı, sıcaklık vardı. Şimdi parası olan bayramı fırsat bilip, sahillere koşuyor. Biraz daha paralı olanlar ise soluğu yurt dışında alıyor.
Bu ramazanda birkaç fıkra paylaşmak istiyorum sizlerle;

Adamın biri, Bektaşi'ye sormuş:  "Abdest almak için soyunup göle girdiğim zaman yüzümü ne tarafa döneyim" Bektaşi: "Elbiselerini çıkardığın tarafa dön ki çalmasınlar!" demiş.

Bir de çocuk fıkrası anlatayım: Adamın biri yolda sevimli bir çocuk görür ve çocuğa:  Senin adın ne diye sorar. Çocuk tam söyleyeceği sırada:  Dur ben tahmin edeyim, diyerek sözünü keser, ama ipucu olarak baş harfini söylemesini ister. Çocuk:  adımın baş harfi “Y” der, adam başlar saymaya...  Yasin, çocuk hayır anlamında başını sallar.  Yusuf.  Çocuk yine başını sallar.  Adam (Y) harfi ile başlayan tüm isimleri sıralar. Çocuk hep başını sallamaktadır. Adam sinirlenir, kız isimlerini de saymaya başlar; çocuk yine başını sallar. Adam sonunda: Bilemedim. Ne lan senin ismin ne der.  Çocuk cevap verir: Yamazan...

Benim için bayram; içime bakmaya, kendimle konuşmaya fırsat tanıyan günlerdir. Kendinizle konuşmayı, sokakta, iş yerinde yapamıyorsunuz. Çünkü görenlerin deli diyeceğini biliyorsunuz. İnsan kendi içine bakmaya ve kendisi ile konuşmaya da zaman ayırmalı. Bana böyle bir fırsat tanıdığı için de ben bayramları hala çok seviyorum.  Bayramları sevişimin başka nedenleri de var elbet. İnsanlar daha sevecen, daha barışçıl oluyor. Özellikle çocukları sevinçli görmek beni çok mutlu ediyor.

Bayramlarda türbe ziyaretleri çok yapılır. Türbelerin önü günümüzde de dolup dolup taşıyor. O konuda da fıkram var.  Kadın küçük çocuğunu türbeye götürmüş. Herkes dua ederken o çocuğunu mezarın üzerine işetmeye başlamış.  Görenler kızıp bağırmış.  Yapma kadın! Çocuğun çarpılacak... Kadın, her yanı eğri büğrü olan çocuğunu gösterip;  Keşke, demiş, zaten çarpık. Çarpılırsa belki düzelir.

Bu ramazanda iftar yemekleri daha bir farklı geçecek gibi. Seçimler nedeniyle siyasete ibadet karışacağa benziyor. Siyaset, ibadet ve ticaret iç içe yapılıyor. Bazıları siyaseti de, ibadeti de maalesef ticaret için yapıyor. Büyük lokantalardaki görkemli iftar yemekleri bile siyasete ve ticarete katkı olsun diye veriliyor. Bayram gelince de insanlar sahillere koşuyor. Bayramlar eski bayramlara benzemiyor.




12 Mayıs 2018 Cumartesi

ANNELER GÜNÜ



Anneler Günü’nde, annemizi anımsayıp sağsa elini öpeceğiz, ölmüşse rahmet dileyeceğiz. Annelerimiz için, sevgi gülleri açacak yüreğimizde.
Anneler günü, kentimizde bilinenin dışında kutlanabilir mi diye düşünüyorum. Anneler Günü Manisa’da daha farklı biçimde kutlanmalı diyorum. Manisa’da yapacağımız farklı bir uygulamanın, tüm illerden daha çok Manisa’ya yakışacağını düşünüyorum. Bunun bir tek nedeni var. Bu da, kentimizin büyük analarla anılmasıdır. İşte size bereketin ve doğurganlığın simgesi Kybele. İşte size, öldürülen çocukları için ağlayan Niobe ve işte size, Mesir köklü bir geleneği başlatan Hafsa Sultan, bu büyük analar, Anneler Günü’nü farklı kutlamamız ve kentimizin bu farklı yönünü ortaya koymamız için büyük bir olanak yaratıyor. Kentimizin adına ayrı bir anlam yüklemek istiyorum. “Ma” ana demek, “Nisa” kadın demek. MANİSA için ana kadın tanımlaması yapılabilir. Manisa yukarıda baydığım gibi kadınlarıyla ünlü bir kent. Anka kadınlar kenti Manisa…
Doğurganlığın ve bereketin simgesi olan Kybele adına yapılmış olan Akpınar’daki kaya yontusunun çevre düzenlemesi ve yolu mutlaka yapılmalı ve her Anneler Günü’nde önünde düzenlenecek sade bir törenle anılmalı.
Kybele ve Niobe çevre düzenlemelerinin geciktirmeden acilen yapılması gerekiyor. Kentimize gelen yabancıların önce Kybele’yi ve ardından da Niobe’yi sorduklarını biliyoruz. Evet, önce Kybele ve Niobe soruluyor. Üzülerek belirteyim ki, ikisinin de çevresi olması gerektiği gibi değil.
Biz yine Anneler Günü’ne dönelim. Alışageldiğimiz "Anneler Günü" anlamında olmasa da anneler için yapılan kutlamalar Sümerlere dek dayandırılabilir. Matriyarkal (anaerkil) düzenin hüküm sürdüğü tarihin ilkçağlarından bu yana Kybele, Rhea ve daha birçok yerel ve dönemsel isimlerle analık, doğurganlık niteliğiyle ön plana çıkmış ve doğanın uyandığı, yeniden doğduğu bahar mevsimi ile özdeşleşmiştir. Anaerkil düzenin yerleşmeye başlaması zaman zaman kutlamaların içeriğinin ve şeklinin değişmesine ve hatta bazı dönemlerde gizli olarak yapılmasına sebep olmuşsa da kesintiye uğratamamış; her bahar coşkulu kutlamalar ve sunularla bir gelenek halini alarak binlerce yıl kesintisiz olarak sürmüştür.
Anneler Günü’yle ilgili ilk resmi kutlama önerisi, Amerika'da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak geldi. Ve ilk kez Boston'da bir yürüyüş düzenlenerek kutlandı.1907 yılında Philadelphia'da Ana Jarvis, annesinin ölüm yıldönümü olan Mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü olarak kutlanması için bir kampanya başlattı. Bir sene sonra Philadelphia'da kutlanan Anneler Günü Ana Jarvis'in izleyenleri tarafından politikacılara, işadamlarına ulaştırılarak ulusal olarak kutlanması sağlandı.
1914 yılında ABD başkanı Wilson tarafından resmi bir açıklamayla Mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak duyuruldu.
Böylece Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının binlerce yıl önce başlattığı gelenek 20. yüzyılın başından itibaren dünya çapında kabul görmüş oldu.
Keşke annem yaşıyor olsaydı da elini öpüp onu kucaklayabilseydim. Tüm annelerin Anneler Günü Kutlu Olsun.



9 Mayıs 2018 Çarşamba

MACHİAVELLİ



Machiavelli’de nereden çıktı demeyin.

Siyaset üzerine yazayım derken, ilk önce modern siyaset felsefesinin başta gelen isimlerinden biri olan, Machiavelli’yi incelemek istedim. Yazdıkları ilgimi çekti. Notlar aldım. Ve Machivelli üzerine yazmaya karar verdim.

Söyleşiler adlı yapıtında politika yazılarını bir araya getirmiş, “Savaş Sanatı” adlı eserinde ise ileri savaş taktiklerini incelemiştir. Kalıcı ününü Prens adlı başyapıtına borçludur. 1513 tarihli bu yapıt nedeniyle adı politikada aldatıcı taktiklerin kullanımını içeren bir siyaset yapma biçimi olan makyavelizm terimiyle özdeşleşmiştir.

“Amaca giden her yol mübahtır.” diyor.  Machiavelli’nin gözlemleri, alışılmışın çok ötesinde bir yapıya sahip; “Kötüler kazanmaya daha yakın.” diyor. Neden İyi İnsanlar Kazanamaz? Sorusunun yanıtın,  Machiavelli’nin “Prens”  adlı eserinde bulmak mümkün.  Kötü insanların iyi insanlara göre bazı avantajları olduğunu belirtiyor ve bunlardan birinin “kurnazlık” olduğunu söylüyor. “Kötü insanlar, amaçlarını daha ileriye götürmek için kurnazlığa hazırdırlar. Ahlak ilkelerine bağlı kalmadıklarından dolayı; yalan söylemeye, olguları değiştirmeye, tehdit etmeye ya da şiddete başvurmaya her zaman hazırdırlar. Bu yolla dünyayı ele geçirirler.” diyor…

Neden İyi İnsanlar Kazanamaz? Sorusuna da yanıtı var: Çoğunlukla insanlarda, “iyi bir insan olmanın yolu, iyi hareketlerde bulunmaktan geçer” inanışı vardır. Kişi yalnızca iyi amaçlara sahip değildir, bu amaçları iyi yolla gerçekleştirme isteğine de sahiptir. Eğer iyi bir insan adaletli bir dünya istiyorsa, bunu iyi yollarla gerçekleştirme isteğine sahiptir. İnsanları korkutarak değil, sağduyularıyla adalete teslim olmalarını ister. Kişi, insanların iyi olmasını istiyorsa, düşmanlarına da iyilik gösterir, zalimlik değil.  Machiavelli’ye göre iyi insanların sadece iyi hareket ederek dünyayı daha iyi bir yere getirme çabaları işe yaramıyor. Kitabında; Floransa ve geçmişteki İtalyan eyaletlerinde iyi prenslerin, devlet üyelerinin ve tüccarların daima başarısız olduğundan bahsetmiştir. Bunu engellemek için ise şu görüşü savunur: “Kişi istediği kadar iyi olabilir fakat iyi hareket etmeye fazlasıyla bağlı olmaması gerekir. Kötü insanların kullandığı hileleri ödünç alıp onlara karşı kullanmayı bilmelidir. İyi insanlar da kılıç tutar, savaşır ve gerektiğinde kurnazlık yapar. Musa, iyilik ve adalet için Firavunla savaşmıştır.”

Machiavelli, kitabında kazanmak için kötü olun demiyor elbet; iyi insanların kötülerden ders çıkartması gerektiğini anlatıyor. Sadece iyi olmayı değil, etkili olmayı da savunuyor. İyi bir insan olsak bile, mesleğimiz ne olursa olsun, hayatın her yerinde kurnaz ve hilekar insanlar ile karşılaşacağız ve bu insanların uyguladıkları yöntemleri bilip bunlara göre hareket etmeliyiz. Aslında Machiavelli tam da bundan bahsediyor: “İyi insanlar, karşılarındaki insanların kendilerini nasıl korkutacağını, tatlı sözle kandıracağını ve tuzağa düşüreceğini bilmeli. İyi siyasetçi, kötü siyasetçiden; saf bir girişimci, kurnaz bir girişimciden bir şeyler öğrenmeli.”

Başardıklarımızın toplamıyız, niyet ettiklerimizin değil. Doğruluğu, iyiliği ve erdemi önemsiyorsak ve sadece doğrucu, iyi ve erdemli bir şekilde hareket ediyorsak, bununla bir yere varamayacağımızı savunuyor Machiavelli.
Machiavelli’yi okurken, aklıma İsmet İnönü’nün “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur” sözü geldi aklıma. İyiler ve kötüler mücadele ederlerken, kötüler 1-0 önde başlıyorlar. Hatta 2-0  Hatta daha bile fazla. İyiler kötülerin yöntemlerini öğrenmeden ve onlar gibi hareket etmeden kazanmazlar diyor özetle Machiavelli. İyiler kötülerin yönetmelerini öğrenmeden, kötülerin hakkından gelemezler. İyilerin kazanması için daha çok mücadele etmeleri gerekiyor.  İyiler ancak kötülerden daha çok çalışarak kazanır…




7 Mayıs 2018 Pazartesi

DANIŞMAK



Seçim öncesi, işbirliği, dayanışma, uzlaşma ve danışma geniş biçimde gündeme geldi.

Partiler kendilerine yakın buldukları diğer partilerle, yardımlaşma, işbirliği yapma konusunda anlaştılar. Olması gereken de buydu. Aslında, anlaşma, uzlaşma seçimlere katılacak hiçbir partiyi dışarıda bırakmayacak şekilde yapılabilse, barışa giden yolda açılmış olur belki de.

Danışma ve danışmadan sağlanan yarar konusu gündeme geldiğinde sıkça anlattığım bir öyküyü paylaşmak istiyorum bu gün. Partiler arasındaki ilişkilere, özellikle, CHP’nin İYİ Partiye 15 milletvekili vermesine çok benzeyen bir öykü.

Sonunun gelmekte olduğunu anlayan, ölüm döşeğindeki yaşlı adam, üç oğlunu çağırır yanına “Evlatlarım,  ben artık aranızdan ayrılıyorum. Bildiğiniz gibi 17 adet devemiz var.  Bunları aranızda önereceğim şekilde pay edeceksiniz. Develerin yarısı büyük oğlumun olacak. Üçte birini ortanca oğlum alacak. Dokuzda biri de küçük oğlumun olsun. Devleri söylediğim gibi kavga etmeden paylaşın.” der. Çocuklar “Tamam baba” derler.

Yaşlı adam ölür.  Çocuklar 17 deveyi paylaşmak için bir araya gelirler. 17 rakamı 2’ye bölünmez. 3’e de bölünmez. 9’a da. İşin içinden çıkamazlar. “Bir bilene soralım.” derler.  Yaşlı bilgiye giderler doğruca. Dertlerini anlatırlar. Yaşlı adam “ Haklısınız” der. “17 deveyi babanızın istediği gibi pay edemezsiniz. Ben size yardımcı olayım. Benim bir devem var. Onu da size vereyim. 18 deveyi rahmetli babanızın vasiyetine uygun olarak paylaşın.”der.

Üç kardeş babalarının vasiyetine göre develeri paylaşmaya başlarlar. 18 devenin yarısı olan 9 deveyi büyük kardeş alır. 18 devenin üçte biri olan 6 deveyi ortanca kardeş alır.  Küçük kardeşe de 18 devenin dokuzda biri olan 2 deve düşer.  Develeri toplarlar. Büyük kardeşe 9 deve. Ortanca kardeşe 6 deve, eder 15 deve. 2 Deve de küçük kardeşe, eder 17 deve. Bir deve fazladır. Yeniden yaşlı bilgeye giderler. “Develeri babamızın istediği gibi pay ettik. Ancak, bir deve fazla geldi.” derler.  Yaşlı bilge “ Fazla gelen o bir deveyi benden almıştınız geri verin olsun bitsin.” der.  Bilgeden aldıkları deveyi bilgeye geri verirler. Sorunları çözülmüş biçimde ayrılırlar bilgenin yanından.

Bilgeye danışan  üç kardeşin sorunları çözülmüştür. Babalarının vasiyeti yerine getirilmiştir. Çocuklara akıl veren bilgenin hiçbir kaybı olmamıştır. Başkalarına yardım etmenin mutluluğunu yaşamaktadır.

Danışmak, danışana da, danışılana da mutluluk verir. Danışmak insanı yüceltir. Hem danışanı, hem danışılanı sevindirir. “Ben bilirimci” insanlar, danışmadan iş yapanlar salt kendilerine değil çevrelerine de zarar verirler. Danışanlarla düşüncelerini paylaşmayan kendisine saklayan insanlar da düşünceleri ile ölüp giderler. Fikirlerde sevgi gibi, paylaşıldıkça büyür. Sevgiyi ve düşünceyi paylaşarak büyütmeyi öğrendiğimiz oranda mutlu oluruz....

Kendimizi şöyle bir yokladığımızda, danışacak çok şey olduğunu görürüz. Bize danışacak olanlarla paylaşacak düşüncelerimizin de bulunduğunu anlarız. Paylaşacak düşüncemiz varsa ve bunları paylaşıyorsak, bilgeliğe giden yolun yolcusuyuz demektir. Bilgeliğe giden yolun yolcuların da öncelikle bilmesi gereken şey, bilmediğini danışmaktır.
Bir bilene sormak, danışmak, araştırmak, sormak, sorgulamak uygar insana yakışır. “Ben bilirimci” davranışlarla bir yere varılamayacağı bilinmeli…



 
back to top