Yeni Kooperatifimiz CEMRE KONUT

S.S. CEMRE Konut Yapı Kooperatifinin imzaları atıldı

CEMRE KONUT / LALE KULE

1+1 Küçük Konut, Büyük Rahatlık

CEMRE KONUT / LALE KULE

S.S. CEMRE Konut Yapı Kooperatif toplantısından görüntüler

CEMRE KONUT / LALE KULE

Hedef Kilitlendi

SİMGE KONUT

1+1 Küçük Konut, Çeyrek Altın, Akıllı Yatırım

SİMGE KONUT

1+1 Küçük Konut, Çeyrek Altın, Akıllı Yatırım

S.S. OBASYA TURİZM GELİŞTİRME KOOPERATİFİ

Mekanda yolculuk sağlayan bir kültür ve turizm projesidir

S.S. OBASYA TURİZM GELİŞTİRME KOOPERATİFİ

Üye Kayıtlarımız Başlamıştır

OBASYA Projesi Yuntdağlarında kurulacaktır.

20 Mart 2019 Çarşamba

UZLAŞMA ŞART

Ayrışmaya değil birleşmeye ihtiyacımız var.
Ağır sorunlar ayrışarak değil birleşerek çözülür. 
Ne olur germeyelim gerilmeyelim. Germekten gerilmekten uzak durun çünkü uyuşturucu gibi bağımlılık yapar. Geri toplumlarda, gerilim yaratmak, bilinen en kolay günü kurtarma ve ayakta kalma şeklidir.
Gerilim iyidir ayakta tutar tutmasına da üretimin, hizmetin ve dayanışmanın önünü tıkar. Oysa uzlaşma, üretimin yolunu açar. Arzulanan da bu değil midir zaten.  İstenirse, emek verilirse uzlaşma da olur, huzur da olur hizmette olur. Uzlaşma hem kolay hem zordur. Bilgi, birikim ve iyi niyet yoksa uzlaşma yerine kavga olur. Bilgili birikimli insanlarla olursan uzlaşma, cahil insanlarla olursan bozuşma olduğu hep görülmüştür.
Gerilimin en kötü yanı alışkanlık ve bağımlılık yapmasıdır dedim ya gerçekten doğru. Şimdi bir bakalım, nerelerde gerilim yaşıyoruz? Ailede yaşıyoruz sonu ayrılık oluyor. Apartmanda yaşıyoruz sonu dargınlık ve kavga oluyor. Genel kurullarda yaşıyoruz hizmet engelleniyor. Belediye meclislerinde ve TBMM`de yaşıyoruz. Hizmetin yolu kapanıyor. Toplumsal barış zarar görüyor. Ayrışma hızlanıyor. Gerilim bize yaramıyor…
Germeyen gerilmeyen toplumlar huzurlu oluyor. Huzurlu toplumlar gelişiyor. Demokrasi, çok sesliliğin uyumlu birlikteliğidir.  Demokrasi, çok sesli müzik gibidir. Çok sesli müzik gibi, demokrasiyi sevmek de belli bir kültür gerektirir.
Ortak akıl, uygulaması kolay olandır da, demokrasi kültürünün olmadığı ortamlarda ulaşılması zordur. Ortak akla ulaşmakta emek gerektirir. Yapılacak iş yerel seçimlerde ve sonrasında kentin ortak aklını ortaya koyabilmektir.
Yaşadığım kentte,17 ilçenin belediye başkanlarının Büyükşehir Belediye Başkanı ile birlikte güzel bir ortamda akşam yemeğinde birlikte olduklarını düşünüyorum. Yüzlerinin güldüğünü görmek istiyorum. Barış kardeşlik dayanışma mesajlarının verildiğini okumak istiyorum gazetelerde. Olmaz mı? Olur elbet. Olmalı da. Belli aralıklarla yemekli toplantılarda bir araya gelmeli kentin yöneticileri. Manisa'nın sorunlarının ve çözüm yollarının konuşulacağı toplantılar, çalıştaylar düzenlendiğini bunun güzel bir otelde yapıldığını düşünün. Bilim adamları, sanatçılar ve köşe yazarlarının da davet edildiği etkinliklerde katılanlar arasında sıcak dostlukların kurulması, toplumsal barışın ve dayanışmanın güçlenmesi kolaylaşır.
Büyükşehir Belediye Başkanı, önceki belediye başkanlarıyla buluşmalı belli aralıklarla. Anılar ve umutlar paylaşılmalı. Bunlar yapıldığında, nasıl bir sinerji yarattığını hep birlikte görürüz. "Her şey daha mutlu insanlar, dostluk, dayanışma ve daha güzel bir yaşam çevresi, daha güzel bir Manisa için" denilmeli.  Elele verilmeli.
Eğer amaç ortamı germekse, kendinizi haklı gösterecek yüzlerce neden bulabilirsiniz. Ancak iyi bilmeliyiz ki, kentte ve ülkede yapılan kavganın ne kente ne ülkeye yararı, ne de kazananı olur.
Gerilimler karanlığa, uzlaşmalar aydınlığa götürür.

18 Mart 2019 Pazartesi

ÇANAKKALE RUHU

Ülkemizin Çanakkale ruhuna her zamankinden daha çok ihtiyacı var. 
Çanakkale Ruhu, bu ülkede yaşayanların, inanç ve köken ayrımı gözetmeden tümünün bu ülkenin huzuru ve güvenliği için birlikte mücadele etmesidir. 
Çanakkale ruhu her türlü ayrımcılığın bitmesidir.
Evet, bizim Çanakkale ruhuna ihtiyacımız var.
18 Mart 1915 Çanakkale'de bir kahramanlık destanının tarihe altın harflerle yazıldığı gündür.
Çanakkale Zaferi, önemine yaraşır bir özenle kutlanmalı, öğrenilmeli öğretilmelidir.
Çanakkale'den geriye kalan, bir büyük destan, bir büyük komutan, yüzbinlerce şehit, Koca Seyit.
Çanakkale Zaferi, büyük Türk Ulusuna, Mustafa Kemal gibi bir büyük önderi  hediye etmiştir.
Ne Çanakkale'yi unuturuz, ne Koca Seyit'leri ne de Mustafa Kemal'i.
Unutmayacağımız bir şey daha var: Çanakkale'de ortaya çıkan birlik bütünlük ruhu. Bu güzel vatan için birlikte mücadele ruhu... Evet, işte bu ruha yeniden ihtiyacımız var...

Çanakkale Savaşı’nda tarihe şanla geçen anlatılan ve dünya durdukça anlatılacak olan, kahramanlık öyküleri vardır.  Bu öykülerden birisi de Koca Seyit'in öyküsüdür: 1889'da Balıkesir'e bağlı Havran ilçesinin Çamlık köyünde dünyaya gelen Seyit, gürbüz yapısı ve pehlivanlığıyla dikkatleri çekmiştir. Bu vasfından dolayıdır ki asker ocağında kendisine pehlivanlığına izafeten "Koca" lakabı verilmiş ve "Koca Seyit" diye anılmıştır.

1914'te Birinci dünya savaşı patlak verdiğinde Seyit Çanakkale'de topçudur.  Çanakkale Boğazı'nın Rumeli yakasında, Kilitbahir denilen mevkide 28 lik Mecidiye bataryasında Seyit’le birlikte kırk kişi vazifeliydi. 17 Mart 1915'te Çanakkale'deki bütün birliklerde yoğun bir faaliyet görülmekteydi.

Kıyıları yoğun top ateşine tutan düşman zırhlıları aynı şiddette karşı ateşle karşılaşınca duraklamışlar, fakat ateşlerini kesmemişlerdi. Anadolu ve Rumeli kıyılarından ateş ve dumanlar göklere yükseliyor, düşman ateşi aralıksız devam ediyordu. İngilizlerin en büyük savaş gemilerinden Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Koca Seyit'in bataryasının bulunduğu Kilitbahir önlerine gelmiş, kıyıyı top ateşine tutuyordu. Ateş çemberi genişleye genişleye Koca Seyit'in bataryasına ulaşmıştı. Bataryanın sağına soluna mermiler peş peşe düşmeye başlamıştı. Düşman gemilerinden atılan bir mermi cephaneliğe isabet etmiş, cephanelik havaya uçmuştu. Bataryadaki erlerden on dördü şehit olmuş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Sadece Seyit ile Ali isimli arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı.

Bataryanın toplarından ikisi toprağa gömülmüş ve kullanılmaz hale gelmişti. Sadece bir tanesi kullanılabilir haldeydi. Onun da vinci kırılmıştı. Koca Seyit, bir denizde ateş püskürmeye devam eden düşman zırhlısına bir yerde yatan şehitlere bir de topa bakmış ve büyük bir hırsla her biri 276 kilo ağırlığındaki mermilere yönelmişti. Arkadaşı Niğdeli Ali şaşırmış, Koca Seyit bakıyordu. Seyit, şaşkınlıkla kendisine bakan arkadaşına "yardım et de mermiyi yükleneyim" demiş, ardından da  koca mermiyi kavramış ve Ali'nin yardımıyla sırtına almıştı. Bir çırpıda, 28'lik topun altı basamağını çıkan Koca Seyit, mermiyi topun ağzına yerleştirmeyi başarmıştı. Şimdi bütün dikkatini vererek önünde canavar gibi duran Ocean'ın üzerine çevirmişti topun namlusunu. Hedefi iyice tespit edip nişanının doğru olduğuna kanaat getirince topu ateşlemişti. Topun gürlemesiyle birlikte karşıdaki düşman gemisinden yoğun siyah bir duman yükselmişti. Anında yalpalamaya başlamıştı, koca gemi isabet almış ve sulara gömülmüştü. Bu sanki savaşın kırılma noktasıydı.  Gün batımına kadar devam eden şiddetli savaşta düşman perişan edildi. Çanakkale'nin geçilmezliği tüm dünyaya kanıtlanmış oldu.
Türk Ulusu Koca Seyit'i gördü yüreklendi. Mustafa Kemal'i Conkbayırı'nın, Kocaçimen'in can pazarında gördü umutlandı.  Çanakkale Savaşı’ndan geriye güzel bir destan kaldı. Çanakkale destanından geriye kalan ve şimdi çok ihtiyacımız olan ÇANAKKALE RUHU olmalı. İşte şimdi bu ruh yeniden ortaya çıkarılmalı...

13 Mart 2019 Çarşamba

EKONOMİ SANCILI

Büyüme oranı 2018 yılının dördüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %3 daraldı. Büyümedik küçüldük. Küçülmenin sonuçlarını, her alanda çarpıcı biçimde görüyoruz. Fiyatlar yükseliyor. Kuyruklar uzuyor. İşsizlerin sayısı artıyor. Kapanan fabrikalar ve işyerleri çoğalıyor.

2018 yılının dördüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; tarım sektörü toplam katma değeri %0,5, sanayi sektörü %6,4 ve inşaat sektörü %8,7 azaldı. Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri %0,3 azaldı. Yollarda beton mikserlerini ve beton pompalarını, tuğla kamyonlarını görmez olduk. Uzun süredir yeni konut temelleri atılmıyor. İnşaat ustaları ve işçileri, iş bulamıyor. İnşaat firmalarının çoğu işçilerini çıkarmış, ekiplerini dağıtmış durumda.

Yıllardır söylüyorum, yazıyorum, bir ülkenin ekonomik durumunun en iyi göstergesi inşaat sektörüdür. İnşaat sektörüne bakın durumu iyiyse, ekonomiye bakmayın kötü olması mümkün değildir. İnşaat sektörünün durumu kötüyse, yine bakmayın iyi olması mümkün değildir. İnşaat sektörünün durumu iyi mi, değil. O zaman ekonomi de iyi değil. İnşaat sektöründe daralma 2017 yılında başladı ve 2018 yılında dibe vurdu. 2019 yılı da inşaat sektörü için kayıp yıl olacak. Ben onu bunu bilmem, ekonomiyi canlandırmanın yolu inşaat sektörünü canlandırmaktan geçer. Ülkemizde 6 ve 7 şiddetinde bir depremde yerle bir olacak milyonlarca çürük bina var. Bu binaların yenilenmesi ancak inşaat sektörünün desteklenmesi ve kentsel yenileme projeleriyle mümkün olacaktır.

Ülkemizin daralmadan, kalkınmaya geçebilmesi sadece sanayinin gelişmesiyle mümkün olmaz. Tarımında gelişmesi içinde gerekli önlemlerin alınması gerekiyor.
Sanayi desteklenecek, tarım teşvik edilecek, inşaat sektörünün önü açılacak. Ancak bunlar yapıldığında, işsizlik önlenir ve kalkınma sağlanır.
Kendine yeterli bir tarım ülkesi olduğumuzu söyledik durduk yıllarca. Ancak şimdi geldiğimiz duruma bakalım: Rusya ve Ukrayna’dan buğday, Brezilya ve Arjantin’den kırmızı et, Kanada’dan mercimek, Rusya’dan mısır, Fransa’dan arpa, Sri Lanka’dan çay, Amerika’dan pirinç,  Meksika’dan kuru fasulye, Hindistan’dan nohut, İran ve Şili’den üzüm alıyoruz. Oysa biz, tarımı desteklesek bu ürünlerin çoğunu ihraç eden ülke olabiliriz.

Bu yıl içinde, mutlaka borçlarımızı ödeyebilmek için borç para bulmak zorundayız. Borcu AB ülkelerinden ve ABD’den alabiliriz ancak. Bu nasıl olacak bekleyip göreceğiz.
Biz, gelişmiş ülkelere bakınca, tarımda gelişmek, gelişmenin öncüsü olmak bir yana takipçisi bile olamadığımızı görüyoruz. Başta AB ülkeleri olmak üzere, birçok gelişmiş ülke beş altı yıldır, büyük tarım işletmelerini değil, aile işletmelerini öneriyor ve destekliyor. Aile işletmelerinin, tarımda daha verimli olduğunu söylüyorlar. Tarımda aile işletmelerinin desteklendiği yeni bir program başlatmalıyız.
Parayı, zamanı, enerjiyi ve insan kaynağımızı akılcı kullanarak, yeni projelerle kalkınma seferberliğini hemen başlatmalıyız.

8 Mart 2019 Cuma

KADINLAR GÜNÜ

Nüfusumuzun yarısı kadın, diğer yarısını da yetiştiren kadındır. 
Kadını eğit, toplumu eğitsin. Sevgi barış kardeşlik öne geçsin, güçlensin. Katınlar, siyasetin içinde olmalı, kentlerin ve ülkenin yönetimine etkin biçimde katılmalı. Sadece evlerin içine değil, kentin sokaklarına ve meydanlarına kadın eli değmeli. Görün bak kentler nasıl güzelleşir. 8 Mart 1857 tarihinde ABD New York kentinde bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları isteyen kadın işçiler haklarını kazanmak için mücadele etmişlerdir. Bu hak arama, daha iyi koşullarda çalışma mücadelesi yıllarca devam etmiştir, devam etmektedir ve edecektir. Birleşmiş Milletler Örgütü, kadınlarda ayrımcılığı, istismarı fark etmiş ve kadın problemlerine dikkat çekmek için 8 Mart 1975’te, 8 Mart gününü Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul etmiştir. 8 Mart Emekçi Kadınların Günü bir hak arama bir başkaldırma ve siyasete etkin biçimde katılma günü olarak kutlanmalıdır. Atanamayan kadın öğretmenler, iş bulamayan kadınlar, çocuk yaşta evlendirilenler, istismar edilenler mutlaka gündeme getirilmelidir. Kadın kuluçka makinesi gibi görülmemeli, kafesler ardına hapsedilmemeli. Kadın duyarlılığı kente ve ülke yönetimine yansıtılmalı. Görün bak kentler nasıl daha güzel, nasıl daha yaşanası olur. Okuryazar olmayan kadınlar için ülke düzeyinde bir seferberlik başlatılmalı kadınlarımız okuryazar durumla getirilmeli. Toplumu eğitmenin ilk şartı kadını eğitmektir. Kumalık, berdeller, başlık paraları, dayak ve baskı, çocuk yaşta evlendirme, töre cinayetleri sona erdirilmeli. Şehirlerimizde işyerlerinde cinsel tacize maruz kalan, doktor yüzü görmediği için yaşamını yitiren kadınların sorunlarına acilen çözüm bulunmalı. Şu evlendirme programlarının yerini kadınları eğitme okuma yazma programları alsa, okuma yazma öğrenenlere ödüller verilse, onlara iş bulunsa, eğitimli kadın sayısı çoğaltılsa, ülkemizin kalkınma hızının artacağından, çocukların daha iyi eğitileceğinden hiç kuşkunuz olmasın. Kadınlarımızı erkeğinin yanında birinci sınıf yurttaş yapan, onlara seçme ve seçilme hakkı veren, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Kadınlarımız Atatürk’ü daha çok sevmeli, çocuklarına Atatürk sevgisini öğretmeliler. Kadınlar, sadece seçme haklarına değil, seçilme haklarına da sahip çıkmalılar. Erkek egemen toplumu kadınıyla erkeğiyle insan egemen toplum haline getirmeli, kadın erkek eşitliğini özlem olmaktan çıkarmalıyız. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında analarımız önemli çalışmalar gerçekleştirmişlerdir. Yeri geldiğinde cephede savaşmış, yeri geldiğinde cephe gerisinde savaşa destek olmuşlardır, Savaş ardından ülkenin kalkınmasında da kadınlarımız, en ön saflarda yerlerini almıştır. Bir kez daha tekrarlıyorum: Toplumun yarısı kadın, diğer yarısını da yetiştiren kadındır. Kadın toplumun temel direğidir. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.

7 Mart 2019 Perşembe

REGAİP KANDİLİ

Bugün, 7 Mart 2019 Regaip Kandili. Yarın üç aylar başlayacak. On iki ayın içinde "Üç aylar" diye anılan Recep, Şaban ve Ramazan aylarının, rahmet ve bağışlama bakımından, diğer aylardan daha üstün olduğu kabul edilir.

Posta Manisa’nın Regaip Kandili nedeniyle Perşembe günü de çıkacağını öğrenince ve benden de bir yazı istenince, yine sevgi, barış, kardeşlik ve uzlaşma üzerine yazayım dedim. Gerçekten sevgiye ve uzlaşma kültürüne ihtiyacımız var. Ayrışma yerine birleşmeye ihtiyacımız var.

Kin ve nefreti yüreğimizden atıp yerine sevgiyi koymalıyız. Çünkü kin ve nefret insan yüreğine yüktür. Yüreğinde kin ve nefret olanlara bakın, kin ve nefretin yüzlerine yansıdığını görürsünüz. Kin ve nefreti yüreğinizden attığınızda yerini sevgi doldurur.  Sevgi insan için, hava kadar su kadar önemli. Sevmezseniz, sevilmezseniz mutlu olamazsınız.

Doğayı, insanları her şeyi seveceksiniz. Yaşadığınız kenti, yaşadığınız ülkeyi seveceksiniz. Yaşadığın kenti sevmek, eşini, çocuklarını akrabalarını sevmek kadar önemlidir. İnsan yaşadığı kenti sevmiyorsa, mutlu olması mümkün değil. Yaşadığın kenti sevmek emek istiyor.  Kenti sevmek için çaba göstermek gerekiyor. Kenti sevmek insana sorumluluklar yüklüyor. Kenti sevmemekse insanı mutsuz diyor. Ya sevecek mutlu olacaksınız ya da sevmeyerek mutsuzluğu yaşayacaksınız. Seçim sizin. Sevmeyi seçerseniz, çalışacaksınız. Ama mutlu olacaksınız. Ben yaşadığım kenti sevip, mutlu olmak isteyenlerdenim. Sevdiğim kent için çalışmam gerektiğini biliyorum.  Yaşadığımız kenti sevmek, hemşerilerimizi de sevmemizi gerektiriyor.  Yaşadığımız ülkeyi sevmek, yurttaşlarımızı da sevmeyi gerektiriyor.

Yunus Emre’nin bu dizelerini çok seviyorum; fırsat buldukça paylaşıyorum:  Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım/Sevelim sevilelim/Bu dünya kimseye kalmaz.

Sevginin sözünü etmek yetmez. Sevgiyi içselleştirmeliyiz. Sevgiyi yaşamalıyız.
Ermişlerden birine sormuşlar bir gün. `Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?` `Bakın göstereyim.` demiş, ermiş.

Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş. Arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş: "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz." diye de bir şart koşmuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.  Bunun üzerine "Şimdi" demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki arkadaşına uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.  "İşte" demiş ermiş:  "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim arkadaşını düşünür de doyurursa, o da arkadaşı tarafından doyurulacaktır.
 Sevgiyi gönülden doyasıya yaşayanların çoğaldığı toplumlarda, huzur, mutluluk, sevgi, barış dayanışma ve gelişme olur. Çevre cennete dönüşür. Arınma, temize çıkma kandiliniz kutlu olsun. Kin ve nefretten arının yüreğinizi sevgiyle dolsun…

27 Şubat 2019 Çarşamba

BELEDİYE MECLİS ÜYELİĞİ

Yerel yönetim seçimlerini hep Belediye Başkan adayları üzerinden tartışıyoruz. Sadece belediye başkanlarını seçmeyeceğiz. Belediye Meclis Üyelerimizi ve muhtarlarımızı da seçeceğiz.
Belediye Meclis Üyeliği de, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği gibi önemli bir görev.  Belediye Meclis Üyeliği görevi, önemine yaraşır bir özenle yürütülürse, yerelde demokrasinin ve barışın güçlenmesine, sağlıklı kararların üretilmesine katkı sağlar.
Belediye meclis üyeleri araştıran, soran, sorgulayan çalışmalara etkin biçimde katılan kişiler olmalı. Belediye meclis üyeleri, önerileri desteklerken ya da karşı çıkarken, seçildiği partinin çıkarlarından önce kentinin ve kentlisinin çıkarlarını düşünmeli. Ona göre oy kullanmalı.  Hiçbir kimse, meclis üyesinin oylunu torbada keklik gibi görmemeli. 
Oyunuzu kullanırken, sadece başkan adaylarına değil, belediye meclis üyesi adaylarına da bakın. Daha önce hangi görevlerde olduğunu, toplum yararına neler yaptığını ve yapabileceğini araştırın.  Özgeçmişlerine bakın, bilgisine birikimine, yazdıklarına söylediklerine ve yaptıklarına bakın.
Biz bu kentte yaşayan yurttaşlar olarak, belediye meclislerinin üretken olmasının isteriz. Kentin ve kentlinin yararına kararlar almasını isteriz. Kararlarda oy birliğinin amaçlanmasını isteriz. Biz meclis üyelerinin birbirlerine karşı işi davranmalarını isteriz.
Belediye meclis üyeleri, proje üretim süreçlerin içinde olmalı. Yurttaşın isteğini meclise taşımalı. Fazla uzatmaya gerek yok. Meclis üyesi adayı, bilgili birikimli olmalı. Düşünce ve proje üretim süreçlerinde etkili olmalı.  Ayrışmayı değil birleşmeyi savunmalı. İster iktidar olsun ister muhalefet, karar verirken objektif olmalı.
Birkaç arkadaşım bana “sen niye meclis üyesi adayı olmuyorsun” diye sordu. “Olsan iyi olur” diyenler oldu. Rahmetli Demirel gibi soruya soruyla yanıt veriyorum her seferinde. Teklif ettiler de olmadık mı? Görevden kaçtık mı? Yıllardır, sağlıklı kentleşme üzerine çalışıyorum, hem proje üretiyor hem de uyguluyorum.  Belediyecilik üzerine yazdıklarımı toplasam büyük bir kitap olur.
Neden meclis üyesi olmam konusunda teklif almadığımı düşünüyorum da akılcı bir yanıt bulamıyorum. Kimse yanında, bilen birilerini istemez diyenler oluyor.  Başkan adaylarının ben merkezli olduklarını söyleyenler oluyor. Oluyor da oluyor.
Belediye meclisinde olsam ne yaparım? Dersime iyi çalışırım. Belediye Meclisinde görüşülecek gündem konularını sorar sorgular araştırırım. Oyumu kullanırken, bir değil bin düşünürüm. Sürekli olarak, yurttaşların düşüncelerini almak ve değerlendirmek isterim. Ve en önemlisi, kendi şahsımla ve yakın çevremle ilgili hiçbir isteği ve öneriyi belediye meclisine, belediye başkanı ve çalışanlarına götürmem. Partinin değil, halkın belediye meclis üyesi olurum. Açıklığı temel ilke edinirim.  

20 Şubat 2019 Çarşamba

SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTLER

Kentler iklim değişikliğini etkiliyor. Köyler küçülürken kentler büyüyor. Kentler büyürken sorunlarda büyüyor.
Ülkemizde 1950’li yıllarda başlayan kentleşme, belediyeleri ve devleti hazırlıksız yakalayınca, gecekondularla kuşatılan kentler çıktı ortaya. Ortaya çıkan sorunları aşmak yeni kentleri kurmaktan daha masraflı hale geldi. Ne sağlıklı biçimde kentleşebildik ne de kentli olabildik. Fiziki çevrenin sosyal çevre ile yoğun bir etkileşim içinde olduğuna tanık olduk. Eğitimli kentli yurttaşla, güzel çevreler yaratırken, güzel çevrelerde kentlileşmenin, sosyalleşmenin ve etkin yurttaş olmanın hızlandığını gördük. Etik ve estetiğin ayrılmaz ikili olduğunu fark ettik.

Geldiğimiz nokta, sağlıksız kentleşme, kentlerde denetimsiz yığılmadır. Sağlıksız kentleşme kısa sürede kentleri kimliksizleştirdi ve kentlerde yaşamı zorlaştırdı; Zorlaşmanın neden plansızlık, aşırı yoğunluk, altyapı yetersizliği, dar kalan yollar, artan trafik, artan kirliliktir.

Günümüzde dünya gündeminde en çok tartışılan konuların başında iklim değişikliğine ilişkin sorunlar gelmektedir. Kentler büyüdükçe küresel ısınma başta olmak üzere sorunlarda büyüyor. Sorunların çözümü için soran, sorgulayan, araştıran, kentli yurttaşlara büyük görev düşüyor.

Yıllardır duyarsız kalınan yeterince farkındalık yaratılamayan küresel ısınma konusu kentsel alan ve yakın çevresi ele alınarak, Türkiye için bir model önerisi geliştirme çalışmalarına hız verilmeli. Kentsel alanda planlama ve tasarım aşamasında yapılacak düzenlemelerin enerjiyi etkin kullanan,  düşük karbonlu kalkınma prensiplerini uygulayan kentsel mekânların oluşumunu sağlayacak bir sonuç amaçlanmalıdır.

Manisa’da yeni kent parçalarını tasarlarken ve konutları projelendirirken, mutlaka güneşi ve rüzgarı dikkate almalıyız. İklimin değiştiği ve bunun çağımızın en büyük sorunu olduğu bilinen bir gerçek. Biliyoruz bilmesine de önlemleri almada geç kalıyoruz. Buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, tatlı su kaynaklarının azalması, gıda üretimi koşullarında değişiklikler yaşanması, seller, fırtınalar, sıcaklık dalgaları ve kuraklık gibi afetlerde ve bunlara bağlı ölümlerde artış yaşanıyor. Yetersiz beslenme ve sağlıksız çevre koşullarının beraberinde getireceği bir diğer olumsuz sonuç da hastalıkların insanlar ve diğer canlılar arasında yaygınlaşacak olmasıdır. Çevre ve sağlık açısından yaratacağı olumsuzlukların yanında iklim değişikliğinin ekonomik etkileri de söz konusudur. Yüzyılımızda yaşanan iklim değişikliğinin nedeni insandır. Çözüm bulacak olan da insandır. Bunun için bakış açımızın değişmesi gerekiyor. Değişimi bugüne kadar yaptıklarımızdan vaz geçerek, bir başka söyleyişle değişerek yapabiliriz.  Doğayla uyumlu, Sürdürülebilir kent modeli üzerinde çalışmalar yapmalıyız. Doğayla uyumlu, sürdürülebilir kentler için: Ulaşımdan kaynaklanan hava kirliliği ve CO2 salımı azaltılmalı. Yenilenebilir enerji üretimi ve kullanımı çoğaltılmalı. Kent içinde yeşil alanlar çoğaltılıp kentlerin çevresinde yeşil kuşaklar oluşturulmalı. Kent çevresinde, bitki çeşitliliği korunmalı, kent bahçelerinin çoğalması sağlanmalı. Kentsel yenileme çalışmaları hızlandırılmalı. Yeni yerleşimlerin planlanmasında, parsel parsel büyümeden ada bazında büyümeye geçilmeli. İlgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyon sağlanmalı.

14 Şubat 2019 Perşembe

SEBZE FİYATLARI

Soğan, domates, patlıcan fiyatları artınca fiyatları düşürecek çareler konuşulmaya başlandı. Sorun varsa çözüm de vardır, yeter ki çözmek isteyelim.  Getirilen çözümler günü kurtaran çözümler değil, uygulanabilir ve sürdürülebilir olmalı.
Benim aklıma gelenleri üç başlık altında toplayabilirim:
1.     Tedarik zincirini kısaltacak. Üretici ile tüketiciyi buluşturmak için “üretici pazarları” açılacak.
2.     Kentlerin yakın çevresinde Osmanlı döneminde var olduğunu bildiğimiz bostanlar gibi, kentlerin yakın çevresinde meyve sebze üretimi ve seracılık teşvik edilecek, kent bahçelerinin çoğalması sağlanacak. 
3.     Hobi bahçeleri için yasal düzenleme yapılacak, kente yakın alanlarda kooperatifler eliyle çoğalması sağlanacak.
Bunlar yapıldığında, sebze ve meyve fiyatları düşer, hobi bahçeleri çoğaldığında, kentli yurttaşların bir bölümü kendi ihtiyaçları olan sebzeleri üretir duruma gelir. Bu durum aile ekonomisine katkı sağlar.
Konu karmaşık değil, anlatılması ve anlaşılması gayet kolay. Belediye başkan adaylarımız bu önerilere sahip çıkacaklarını belirtirlerse ilgi göreceklerini destek bulacaklarını düşünüyorum.
Ben burada çokça değindiğim hobi bahçelerine yine değinmek istiyorum. Avrupa Ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de hobi bahçeleri yaygınlaştırılmalıdır. Bu konuda mevzuat eksikliği var. Hiçbir kurum ya da kuruluşun mevzuatında hobi ya da kent bahçelerinin yapımını kolaylaştıracak önünü açacak bir hüküm bulunmuyor. Dileğimiz hobi bahçeleri için hızla düzenleme yapılmasıdır.
Sebze fiyatlarını bölgeler ve iller arası nakliyenin ve aracıların yükselttiği biliniyor. Tüketicilerin sebzeleri daha uygun fiyata alabilmesi için tedarik zincirinin kısaltılması gerekiyor.
Obasya Turizm Geliştirme Kooperatifi olarak hobi bahçeleri yaptık. İşleyenler çok memnun bahçelerde yetiştirdiklerini sadece kendileri tüketmiyor eşe dosta da dağıtıyorlar.  Sebzeleri kentlerde oturanların kendisinin yetiştirmesi, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de hobi bahçeleri ile mümkün olabilir. Ancak ülkemizde hobi bahçelerinin yapımını ve sürdürülebilirliğini sağlayacak yasal altyapı henüz oluşturulabilmiş değil.  
Topraktan ve doğadan kopup kentlerin beton yığınları içinde sıkışıp kaldık. Yoğun iş temposu ve giderek gelişen teknoloji ve kablosuz iletişim araçlarının yarattığı elektromanyetik kirlilik nedeniyle stres, depresyon, panik atak gibi rahatsızlıkların çoğaldığını görüyoruz. Kentlerimizde fiziki çevre ile sosyal çevre sürekli etkileşim içinde. Yapılan tüm araştırmalar, insanın içinde yaşadığı fiziksel çevrenin sağlığı ve mutluluğu için önemli olduğunu kanıtlıyor.  Kentlerde beton yığınları arasında sıkışıp kalan insanlar için, “Yeşil Terapi” olarak adlandırabileceğimiz, toprakla meşgul olmak, iyi tasarlanmış, bahçelerde üretim yapmak öneriliyor.  Biz, kentlerde yaşayanlar olarak doğayı, yeşili, bitki ekip biçmeyi domatesi dalından koparmayı çok özledik. 
Üçpınar Mahallesi’ndeki evimin bahçesine, geçtiğimiz yıl, biber, domates, soğan, patlıcan, börülce ve kabak ektik. Yetiştirdiklerimiz hem bize hem de eşimize dostumuza yetti. Bu yıl yine ekeceğiz.
Kooperatifler eliyle yaygınlaştırılacak hobi bahçeleri ile iyi komşuluk ilişkileri, yardımlaşma, tohum takası ve kooperatifçilik gelişecektir…



6 Şubat 2019 Çarşamba

YEREL YÖNETİM

Manisa’da yaşayan bir yurttaş olarak bir belediye başkanı adayından neler duymak isterim ya da aday olsam neleri söylerim, sorusunu sordum kendime ve yanıtlarını sıraladım:

Demokratikleşmeyi, modernleşmeyi, insan onuruna saygıyı, eşitliği temel alan, çağdaş bir belediye olacağız. Hizmetleri en hızlı, ekonomik, etkin, verimli, zamanında ve yeterli biçimde sunacağız. Bilgi ve iletişim teknolojilerinden en geniş şekilde yararlanan mekanizmaları oluşturacağız, demelerini ve bu konuda güvence vermelerini beklerim.

Belediyede, katılımcı, çoğulcu, etkin, demokratik, hesap veren, açıklığı temel ilke edinen, bilgi edinme hakkına saygılı, çağdaş bir yönetim anlayışını etkin kılacağız, birlikte yönetim, hakça hizmet ve hakça paylaşım demelerini isterim.

Yüksekokul ve üniversite öğrencilerine, huzurlu, çağdaş yurt ve barınma olanakları sunulmasını, bedelsiz koruyucu sağlık hizmetleri sağlanmasını, desteğe muhtaç engellileri, kimsesiz çocukları ve bakıma muhtaç yaşlıları sahiplenen koruyucu sosyal hizmetlerin ve sosyal yardımların verileceğini, bu konudaki yurttaş girişimlerin destekleneceğini duymak isterim.

Kadınların toplumsal ve ekonomik yaşama katılımlarını sağlayıcı, kadın erkek eşitliğini güçlendirici projelerin gerçekleştirileceğini, tarihi ve kültürel mirasa sahip çıkılarak korunacağını, müzelerin geliştirileceğini, halkın kullanımına acık, bilgisayar ve internet destekli kütüphanelerin yaygınlaştırılacağını duymak isterim.

Kırsal ve kentsel turizmin alt yapısının ihtiyaca cevap verecek çerçevede oluşturulacağını ve bu sektöre yönelik hizmetlerin daha etkin hale getirileceğini bu konuda girişimlerin destekleneceğini söylemelerini beklerim.

Herkese spor yapma ve dinlenme alanı olanaklarının sağlanmasını, tüketici haklarına, kentli olma hakkına, çevre hakkına, gıda sağlığına duyarlılık gösterilmesini, kentte huzurlu ve kaliteli yaşam ortamının yaratılmasını, öncelikli görevler olarak ele alan ve bu konuda güvence veren başkan adayları olsun isterim.

Kadınlara ve gençlere beceri kazandıracak, Semt Evlerini, Kadın Sığınma Evlerini, Bakıma Muhtaçlar ve Yaşlılar Evlerini, Gençlik ve Kültür Merkezlerini, Halk Sağlığı Merkezlerini, Açık ve Kapalı Spor tesislerini, çalışma salonları da olan muhtarlık binalarını yapacağız diyen adaylar görmek isterim.

Tedarik zincirini kısaltmak için çalışacağını, üreticilerle tüketicileri, aracısız buluşturmak için üreticilerin katılacağı pazar yerleri kurulacağını söylemelerini isterim.  Kentin yakın çevresinde hobi bahçeleri kuracağını ve kurmak isteyen kooperatiflere destek vereceklerini duymak isterim.

Köşemin izin verdiği ölçüde özetlemeye çalıştığım bu istekleri gerçekleştireceğim diyen ve bunun inandırıcı biçimde kendisi de inanarak söyleyen başkan adayı yarışa bir adım önde başlamış olur. 

Centilmence yarışan, davranış ve üslubuyla toplumsal barışa ve dayanışmaya katkı sağlayan, ben yerine biz diyen tüm başkan adaylarına başarılar dilerim. Kazansak da kaybetsek de bu kentte dostluk içinde yaşayacağımızı sakın unutmayın. Manisa bizim, başka Manisa yok…




30 Ocak 2019 Çarşamba

EĞİTİM ŞART

Bugün, dünyaya biraz yukarılardan bakayım istedim. Yukarıdan baktığımda, bir yanda, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış, diğer yanda da gerilerde kalmış ülkeleri görüyorum. Aralındaki en büyük fark, birinci grupta olanların sorunlarını çözüyor, geleceğini planlıyor olması, diğer grupta olanların, sorunlarını çözmek bir yana, sorunlarının giderek kartopu gibi yuvarlandıkça büyümekte olduğudur.  Gelişmekte olan ülkelerle, geri kalmış ülkeler arasındaki mesafe giderek açılıyor. Sorun daha karmaşık ve içinden çıkılmaz duruma geliyor.
Yaşanılan sorunların bir tek nedeni var: Eğitim. Gelişmiş ülkelerde, eğitimin amacı, soran sorgulayan, araştıran, sürekli öğrenen nesiller yetiştirmek olurken, geri kalmış ülkelerin tümünde, ezbere dayanan eğitim sisteminin olduğunu görüyoruz. Ezbere dayanan eğitimde koşulsuz kabullenme vardır.  Gelişmek istiyorsak eğitim şart. Verilecek eğitimle, soran sorgulayan araştıran, yaşam boyu öğrenen, okuyan yurttaşlar yetiştirmek şart. Ezberci eğitimden mucitlerin çıkmadığını adımızı bildiğimiz gibi biliyoruz. Geri kalmış ülkelerin ortak özelliği, eğitim sistemlerinin ezberci eğitim olmasıdır. Koşulsuz, kuşku duymadan kabullenme istenir.  Akıl yürütmeye yer bırakılmaz.  Ak denilene inanacaksın. Ertesi gün aynı şeye kara denilirse, sorgulamadan ona da inanacaksın. Karar veren ne demişse doğru olan odur diyeceksin ve koşulsuz itaat edeceksin, istenilen budur. Öğretilen bilginin doğruluğundan kuşku yoksa koşulsuz kabullenme varsa o ezberdir. Ezberleyen kişi bakış açısını değiştiremez. Analiz ve sentez yapma, yeni öğrendikleri ile eski bildikleri arasında ilişki kurma yetenekleri yoktur. Yeni bilgiler edinme yetenekleri yok olmuştur. Sorun çözme kapasiteleri yoktur. Sorunlarını çözemeyen toplumlar, sorun çözen toplumlar tarafından istismar edilir, sömürülür ve yönetilir. Emperyalist ABD’ye ve sömürdüğü ülkelere bakın bunun böyle olduğu açıkça görülür.
Toplumsal sorunlar, tek bir aklın çözme kapasitesinin dışındadır. Tek bir aklın bırakın çözmeyi sorunu anlaması bile mümkün değildir. O nedenle ortak akıldan söz edilir. O nedenle ortak akıl etkin olsun istenir. Ortak akıl özgür bir ortamda gelişir. İhtiyaç duyulan akıl, uzlaşmayı, ayrışmayı değil, birleşmeyi hedef alan akıldır.
Gelişmiş ülkeler için “akıl toplumu” deyimi kullanılır. Bu ülkelerde birisi çıkıp, “peşimden gelin, bana güvenin” dese, peşinden kimse gitmeyeceği gibi, “aklını üşütmüş” derler.  Bu ülkelerde, önemli kararlar, önemine yaraşır şekilde ortaklaşa alınır. Tartışmalar karar alınırken yapılır ve alınan kararlara tartışmasız uyulur.
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” sözü hiç unutulmamalı. Atatürk, “benim söylediklerimin bilimle çeliştiğini görürseniz, söylediklerime değil, bilime inanın” diyor. Atatürk bir ulusun yaşamında eğitimin önemini belki de en iyi anlamış, anlatmış devlet kurucusu ve Cumhurbaşkanıdır.
Hayatının en son anına kadar ülkesine hizmet etmiş olan bu büyük insan; “akıl ve ilmin rehberliğini kabul edin” diyor. “Yoksulluk ve sefaleti yenmek için, önce cehaleti yenmek gerekir.” diyor.  Cehaleti yenmek için, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıp aşmak için eğitim şart.




16 Ocak 2019 Çarşamba

HARÇ BİTTİ YAPI PAYDOS

Yazının başlığı karamsar biraz, biraz değil epey karamsar oldu. Ben iyimser bir insanım aslında. İnsan isteyince ne harç biter, ne yapı yarım kalır, ne de yol biter. İnsan isteyince gelişme devam eder. İstemek, inanmak ve çalışmak gerekiyor. Sorunu görmek, tanımlamak ve çözümler üretmek gerekiyor. Yaklaşan sorunu görüp ona göre önlem almak gerekiyor…

Kriz var mı yok mu dönemini çoktan geçtik. Kriz var. Hem de giderek ağırlaşan bir kriz var. Krizin derinden etkilediği sektörlerin başında inşaat sektörü var. Krizin gelmekte olduğunu 2017 sonlarına doğru gördüğümüz için yeni inşaata başlamadık. Nasıl başlayalım talep yok. Yapımı tamamlanan konutlar bile satılamıyor. Vatandaşın alım gücü yok. Parası olanlar nakitte kalıyorlar faize yatırıyorlar. İnşaat sektöründeki sıkıntı tartışılırken, sıkıntıya düşen müteahhitler içinde nakit sıkıntısı çekmeyenin olmadığı söyleniyor. Sektördeki sıkıntı, mutfak yapımcılarına, malzeme satıcılarına, taşeronlara kadar uzanıyor. Müteahhitlerin borçlar konusunda farklı rakamlar söyleniyor. Yeni iflaslar kapıda diyenler var. Ödenmeyen kredi borçları, karşılıksız çekler, yerine getirilemeyen taahhütler konuşuluyor.

Tam yeri geldi, bir fıkra aktarayım şimdi size.:  Adamın biri balık tezgahına yaklaşıp, eline aldığı balığın kuyruğunu koklamış. Bunu gören balıkçı “Ne yapıyorsun be adam, balık kokarsa baştan kokar sen neden kuyruğunu kokluyorsun?” diye bağırınca, adam bastırmış cevabı: “Balığın baştan koktuğu belli. Ben bakıyorum kokuşma kuyruğa gelmiş mi diye.” Demiş.  Evet kokuşma kuyruğa kadar gelmiş. İnşaat işçileri de işsizler ordusuna katıldı. İşsizlik 2018 sonuna gelindiğinde % 12’yi ulaştı. Artışın devam edeceği belli…

Yaklaşık altı ay önce yazdığım, “Kriz Kapıda” başlıklı köşe yazımda, inşaat sektörünün lokomotif sektör olduğuna, sektördeki sıkıntıların ekonominin tümünü etkilediğine değinmiştim. Krizin etkileri daha yakından hissedilmeye başlandı. Öz kaynakları olmadan müteahhitliğe soyunanlar oluyor.  İnşaata başlarken, üç-beş daire satarım, adına barter denilen takas sistemiyle taşeronlara, inşaat malzemesi satıcılarına daireler veririm, işimi görürüm diyen müteahhitlerin ve bunlarla iş yapanların sıkıntı yaşadığını biliyoruz. Kendi öz kaynağını kullananlar da sıkıntıda yaptıkları daireleri maliyetin altına satmak zorunda kaldıkları için.

İnşaat sektöründeki maliyet artışlarına bakıyorum: Maliyet artışları 2009, 2010, 2011, 2012,2013 yıllarında enflasyona paralel olarak % 6'lar düzeyinde seyretmiştir.  2014 yılında tahminleri aşarak  % 17'ye tırmanmış, 2015 yılanda % 11'lere gerilemiş 2016 ve 2017’de yeniden hızlı bir tırmanışa geçmiş ve 2018’de derinleşen kriz inşaat sektörünün üzerinden adeta bir tsunami gibi geçerek yerle bir etmiştir.  2019 yılı inşaat sektörü için şimdiden "kayıp yıl" olarak nitelendirilmektedir. Krizin etkileri gelecek yılları da devam edecek gibi görülüyor. Tapu dairelerindeki işi yoğunluğu azalırken, icra dairelerindeki yoğunluk giderek yükselmektedir. İnşaat sektöründeki her iflasın ve her sıkıntının, çevresine de yansımaları olacaktır mutlaka.

1987 yılından bu yana inşaat sektörünün içindeyim. Kriz dönemlerinde de konut üretimini sürdürdüm. Tüm ekonomik krizlerin, konut sektörüne kaynak aktarılarak aşıldığına tanık oldum. Bu kriz de konut sektörüne kaynak aktarılarak, konut kredi faizleri düşürülerek, konut kooperatifleri ve inşaat sektörü desteklenerek aşılacaktır. Konut almak isteyenlere uzun vadeli düşük faizli krediler verilerek aşılacaktır.

Krizin maliyet artışları nedeniyle konut kooperatiflerine de olumsuz etkileri olmakta maliyetlerin artması inşaat konuyla ilgisi olmayan kooperatif ortakları tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Ancak bilinmelidir ki, bugünü kadar işini yarım bırakıp yurtdışına kaçan kooperatif yöneticisi olmamıştır. Artan maliyetler nedeniyle sancılar yaşanmış ancak kooperatif ortakları konutlarına sahip olmuşlardır.



 
back to top