Yeni Kooperatifimiz CEMRE KONUT

S.S. CEMRE Konut Yapı Kooperatifinin imzaları atıldı

CEMRE KONUT / LALE KULE

1+1 Küçük Konut, Büyük Rahatlık

CEMRE KONUT / LALE KULE

S.S. CEMRE Konut Yapı Kooperatif toplantısından görüntüler

CEMRE KONUT / LALE KULE

Hedef Kilitlendi

SİMGE KONUT

1+1 Küçük Konut, Çeyrek Altın, Akıllı Yatırım

SİMGE KONUT

1+1 Küçük Konut, Çeyrek Altın, Akıllı Yatırım

S.S. OBASYA TURİZM GELİŞTİRME KOOPERATİFİ

Mekanda yolculuk sağlayan bir kültür ve turizm projesidir

S.S. OBASYA TURİZM GELİŞTİRME KOOPERATİFİ

Üye Kayıtlarımız Başlamıştır

OBASYA Projesi Yuntdağlarında kurulacaktır.

30 Kasım 2017 Perşembe

HAVARAY

Manisa’da kent içi ulaşımda yaşadığımız sorunlar artarak devam ediyor.

Kent içi ulaşım sorununa köklü bir çözüm bulmak gerekiyor. Yapılması gerekenler belli. Kent içindeki yoğunluk azaltılacak. Kurumların tümünün kentin batısına taşınması bir ölçüde yoğunluğu azaltacak.

Bence köklü çözüm, toplu taşımadır. Ankara, İstanbul, İzmir ulaşım sorununu toplu taşımayla,
metro ile çözümledi. Ankara’da ulaşım o kadar rahat ki, toplu taşıma işkence olmaktan çıkarılarak, keyifli yolculuğa dönüştürülmüş. Sorunu toplu taşımayla çözen kentler sadece bu üç
kentle de sınırlı değil. Sanayileşen kentlerin tümünde, toplu taşımaya hızlı bir yöneliş var.

Kentimize baktığımızda, metronun uygun olmadığı görülüyor. Tarihi kentimizin altındaki
kalıntılar, kazma işini zorlaştırabilir. Ayrıca metro yatırımı pahalı bir yatırım. Yolların bir bölümüne ray döşenmesi de, yolların darlığı nedeniyle mümkün görülmüyor. Geriye kalan tek seçenek de “HAVARAY”.

Çift yönlü yolların ortasına konulacak direkler üzenine döşenecek raylar üzerinde çalışacak araçlarla toplu taşıma işlemi yapılabilir. “Havaray”la yapılacak toplu ulaşım mevcut yolların yükünü çoğaltmayacağından, ulaşım konusuna köklü ve kalıcı bir çözüm getirecektir. Yeni çevre yolu, alt ve üst geçişlerle düzenlenen İzmir- İstanbul yolunun da yükünü büyük ölçüde azaltmış bulunuyor.

Havaray sistemi sanayicilere büyük rahatlama getireceğinden, finansmanına sanayicilerin katkısı sağlanabilir. Hatta havaray tümüyle yap-işlet-devret modeliyle yaptırılabilir. Manisa “Havaray”ı tartışmaya hemen başlamalı.

“Havaray” Manisa Belediyesinin gündemine alınmalı. “Havaray”ı sanayiciler de tartışmaya başlamalı. Konuya ilgi duyanlar olursa, kendilerine dünyanın değişik kentlerinden değişik uygulamalarından yola çıkarak hazırladığım sunumu gösterebilirim. Biliyorum birçok kişi daha baştan “olmaz” diyecektir. Ben Manisa’da birçok kişinin “olmaz” dediği işlerin olduğunu çok gördüm. Manisa’da “olmaz” diyenlerin sayısının “olur” diyenlerden çok fazla olduğunu da biliyorum. Ancak, buna rağmen hiç umutsuzluğa düşmüyorum. “Olmaz” diyenlerle “olur” diyenlere baktığımda nicelik ve nitelik farkını görüyorum. “Olmaz” diyenler sayıca çok oluyor ama “olur” diyenlerin daha nitelikli olması işi her zaman kolaylaştırıyor. İpe un sermek, mazeret üretmek isteyenler, olmaz diyenlerin sayısının çokluğunu kullanabilirler. Ancak, mazeret üretmek yerine marifet göstermek isteyenler, ülke için, kent için yararlı gördükleri işleri denilenlere bakmadan başarırlar. Şunu iyi bilmeli ki, yarınlara olmaz denileni olduranlar adı ve yaptıkları kalacaktır.


Manisa’da “Havaray” olur mu? Bal gibi olur. Manisa’da kent içi ulaşım sorununu “Havaray” çözer mi? Bal gibi çözer. Olmaz diyen varsa gelsin tartışalım. İlgilenenlere ufak bir sunumla “Havaray”ın Manisa için uygulanabilir bir proje olduğunu anlatalım. “Havaray” yayalara ve bisikletlilere da büyük rahatlık getireceğinden, Manisa’da bisiklet kullanımı da artacaktır...



UZLAŞMA


Uzlaşma söylemde var eylemde yok. "Uzlaşalım ama benim dediğim olsun" böyle uzlaşma olmaz.

Uzlaşma üçüncü seçenek olur genellikle. Sen söylersin ben söylerim, tartışırız orta bir yerde buluşuruz.  Buna uzlaşma denir. Uzlaşma özveri gerektirir. Her şeyden önce uzlaşma demokrasiye yürekten inananlar arasında olur.

Bizim ülkemizde, liderler arasında uzlaşma eğilim var mı diye baktığımızda olmadığını görürüz. Yazık ki, uzlaşma ve demokrasi konusunda liderlerimizin notu çok düşük.

Seçim meydanlarında, birbirleri için ağızlarına geleni söylüyorlar. Seçimde bitecek diyorsun bitmiyor kavga devam ediyor. Oysa geçtiğimiz seçimlerde, canlı yayınlarda bir araya gelip tartışırlardı. Şimdi bakıyorum da birbirleriyle aynı ortamda bulunmaktan kaçınıyorlar. Bir canlı yayında bile bir araya gelemeyenler mecliste nasıl tartışıp uzlaşacaklar anlamak mümkün değil.

Toplumsal barışı ve dayanışmayı güçlendirmenin yolu, öncelikle farklılıklara ve çok sesliliğe saygıyı gerektirir. Demokraside tek seslilik olmaz. Çok sesliğe saygısı olanda bir arada bulunmaktan uygarca tartışmaktan kaçınmaz.

Tartışarak karar alacağız aldığımız kararlara tartışmasız uyacağız. Bunu başaramadığımızda demokrasi içinde kalkınmamız zorlaşır.

Bu seçimde liderler belki de ilk kez, bir canlı yayında bir araya gelmiyorlar. Bu onların birbirlerine karşı tahammül güçlerinin zayıfladığını gösteriyor. Sizi bilmem ama birbirlerine tahammül edemeyen liderlere karşı benim tahammül gücümde zayıflıyor.

Geçmişte yapılan seçimlerde, milletvekili adayları insanlarla bir arada olma konusuna daha çok önem verirlerdi. Kahve toplantıları yapılırdı. Şimdi neden yapılmıyor diye düşünüyorum: Eskiden milletvekiline ve adaya saygı vardı, şimdi yok. Kimse kimseyi dinlemek istemiyor. Birde lideri tarafından belirlenen ve meclise gittiğinde, lider ne derse onu yapan milletvekilini önemsemiyor.  Örgüt kendi belirlediği adaya sahip çıkardı, şimdi, liderin tepeden inme gönderdiği merkezden koyduğu adaya saygı ve sevgi duymuyor. Eskiden ön yoklama yapılırdı, şimdi her şey merkezden hallediliyor.

Anlayacağınız, demokrasiyi de kendimize benzettik. Bu işi fazla sulandırdık. Uzlaşma yok. Hoşgörü yok. Sevgi yok. Saygı yok. Ne var? Para var. Para her şeyi belirliyor.

Bir de anlayamadığım bir şey var. Bazı adaylar, beş yılda alacakları milletvekili maaşından daha fazla parayı seçimlerde harcıyor…

Bu ülkeye ve topluma hizmet etmenin tek yolu milletvekilliği ve siyaset değildir. Amaç topluma ve ülkeye hizmetse her konumda yapılabilir.

Siyaseti, demokrasiyi ayağa düşürmemeli. Siyaset parayla yapılır duruma getirilmemeli. Siyasete, siyasetçiye ve demokrasiye inanç bu kadar zayıflatılmamalı.

Milletvekili olmak üzgürlüğünden ödün vermekse, liderin kulu ve kölesi olmaksa, çanta taşımaksa, herkes buna katlanamaz. Politikaya olan ilgi de giderek azalır.


Bu ülkede siyaseti saygın bir düzeye çıkarmadan, demokrasimizi güçlendiremeyiz…



24 Kasım 2017 Cuma

CUMHURİYET ÖĞRETMENLERİ VE KÖY OKULLARIMIZ


Annemiz babamız, onlardan gelen genlerimiz, onlardan aldığımız eğitim çok önemli biliyorum. Ancak öğretmenlerimizden aldıklarımız da en az onlar kadar önemli.

Öğretmenlerimin benim yaşamım, başarılarım, dünyaya bakışım ve duruşum üzerindeki önemini şimdi daha derinden anlıyor ve biliyorum.

ŞİMDİKİ ÖĞRETMENLER BENİM ÖĞRETMENLERİME HİÇ BENZEMİYOR
Dünyada değişmeyen tek şeyin değişim gerçeği olduğunu söylüyorlar. Gerçekten her şey değişiyor. Öğretmenler de değişiyor. Şimdi ki öğretmenler alınmasınlar ama benim öğretmenlerime hiç benzemiyor.
Benim ilkokul öğretmenlerimden Hasan Ali Eren, ilkokulu bitirdiğimde beni, Akhisar’ın Büknüş köyünden alıp, Balıkesir’e Astsubay ortaokulunun giriş sınavına götürmüştü. Sınavı kazandığımda da, diğer öğretmenim Orhan Seyfi Temel İzmir’e sağlık muayenesine götürdü. İki öğretmenimde benimle yakından ilgilendiler, yoksul bir köylü ailesinin çocuğunun okuması için çaba gösterdiler. Onlar olmasaydı, benim de babam gibi çoban olmaktan başka seçeneğim olmayacaktı.

BENİM ÖĞRETMENLERİM KÖYDE KALIRLARDI
Benim öğretmenlerim, dersler bittiğinde, köyden ayrılmazlardı. Benim öğretmenlerim sadece okuldaki öğrencilerin değil, köylülerin de öğretmeniydiler. Köylülerimin her türlü sorunlarının çözümüne yardımcı olurlardı.

KÖYDE OKUL VE ÖĞRETMEN CUMHURİYETİN SİMGESİDİR
Köyde okul ve öğretmen, aydınlığın ve cumhuriyetin simgesiydiler.  Köylerde taşımalı eğitim başladıktan sonra, köylerde öğrencisi olmayan, kapısı penceresi kırılmış okullar görünce, ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Köyün, dünya ile bağları kesilmiş, ışığı karartılmış gibi bir duyguya kapıldım. Taşımalı eğitim nedeniyle işlevsiz kalan okullara acilen yeni işlevler kazandırılmalı diye düşünüyorum. Terkedilen okul binaları korunmalı, oralarda halk eğitim çalışmaları yapılmalı kurslar açılmalı. Köylerimizdeki terk edilmiş okullar, unutulmuşluğun, terk edilmişliğin insanın içini burkan simgesi gibi duruyorlar köylerde.
Başarılarımı ilkokul öğretmenlerime borçlu olduğumu bilerek inanarak yürekten söylüyorum. Öğretmenlerim bana düşünmeyi öğrettiler. Öğretmenlerim bana ezberi değil, öğrenmeyi öğrettiler. Öğretmenlerim benim özgüvenimi güçlendirdiler.

13 YAŞINDA BİR ÇOCUKKEN AKHİSAR’IN BÜKNÜŞ KÖYÜNDEN KONYAYA YALNIZ BAŞIMA GİTTİM.  ÖZGÜVEN BÖYLE GELİŞİYOR
1958 yılında 13 yaşındayken, Akhisar’ın Büknüş köyünden Konya’da bulunan Astsubay Hazırlama Orta Okulu’na tek başıma kendim gitmiştim. Babamın okuması yazması olmadığı için, ben kendim giderim demiş ve tek başıma trenle gitmiştim. Çocuklarımızın özgüvenini güçlendirmek için onlara kendi başlarına iş kotarma fırsatı vermeliyiz.
Öğretmenlerim, işleri nedeniyle ya da maaşlarını almak için Akhisar’a gittiklerinde, bir günlüğüne benim ders vermemi isterlerdi. Ben ilkokul beşinci sınıf öğrencisi olarak birinci, ikinci, üçüncü sınıfların derslerine girerdim. Bana öğretmenlerimin duyduğu bu güven, özgüvenimin güçlenmesini sağladı. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğretmenlerimden öğrenmek benim için, hayatıma yön veren en büyük kazanım oldu.
İlkokul birinci, ikinci sınıfta, öğretmenlerimin,  giyimleri, kuşamları, pırıl pırıl bakımlı saçları, temizlikleri, konuşmaları, her şeyi bilmelerine bakarak, bizlerden, annemden babamdan, köylülerimden farklı varlıklar, farklı canlılar olduklarını, ayrı dünyalardan geldiklerini düşünürdüm.  Sonra, bir gün öğretmenimin birini tuvaletten çıkarken gördüğümde, tüm dünyam yıkılmış gibi oldu. Öğretmenlerim de bizim gibi yaratıklar diye düşündüm. Böyle düşününce, onlar gibi olabileceğimi düşünmeye başladım.  Okudukça onlar gibi olabilecektim. Bulduğum her kitabı okumaya başladım. Bunu fark eden öğretmenlerim bana yeni kitaplar getirmeye başladılar. Çocuklarımızın kitap okumalarını sağlamalıyız. Kitap okumalarını alışkanlık haline getirmelerine yardımcı olmalıyız.
Köy Enstitüleri’nde yetişen öğretmenler gerçekten çok farklıydı. Mustafa Kemal’in aydınlık yüzlü o cumhuriyet öğretmenlerini çok özlüyorum.
Köylerimizdeki cumhuriyetin simgesi olan okullar taşımalı eğitim nedeniyle kapatılınca ve öğretmenin ayağı köyden kesilince, benim gibi birçok köylü yurttaşımızın yüreğinin burkulduğunu biliyorum.

KÖYLERİMİZDE CUMHURİYETİN SİMGESİ OLAN OKULLARIMIZA YENİDEN İŞLEV KAZANDIRALIM
Taşımalı eğitim nedeniyle, birçok köyümüzdeki okullar boşaltıldı. İlkokulu okuduğum kendi köyümdeki okulumda bomboş kaldı şimdi. Okulun camları kapıları kırılmış harap durumda. Taşımalı eğitim nedeniyle boşaltılan okullara yeni işlevler kazandırılmalı. Okullar kurulacak dernekler ya da belediyeler tarafından tamir ettirilerek kullanılır duruma getirilmeli. Köylerimizdeki Okul binaları yetişkinlerin eğitimi için kullanılabilir.  Çocuklara ve yetişkinlere bu binalarda kurslar açılabilir, düğünler, nişanlar yapılabilir. Okulların bir odaları köyün konuk odası gibi kullanılabilir.
Köylerde Cumhuriyetin simgesi durumundaki binalar korunmalıdır.  Hemen hemen her köyden çıkmış bir işadamı yönetici var. Bu insanlar kendi köylerindeki kendi okudukları binaları yeniden topluma kazandırabilirler. Haydi gelin bir imece başlatalım köylerimizdeki kapatılan okullara sahip çıkalım.
Belediyeler, Sivil Toplum Kuruluşları, Kooperatifler, TKDK ya da Zafer Kalkınma Ajansından hibe desteği almak için proje hazırlayabilirler.
İnanın köydeki çocukluğumu ve öğretmenlerimi gerçekten özlüyorum. Benim öğretmenlerim zor koşullar altında bizi şimdikinden daha güzel eğittiler. Mazeret üretmek yerine marifet göstermeye çalıştılar…

Köylerde boş kalan okullarımız ve köylerimiz bizden ilgi ve destek bekliyor.



22 Kasım 2017 Çarşamba

LAVANTA KOKULU DAĞ


Akhisar Büknüş köyü doğumlu olduğum için biliyorum, Akhisar tütünün başkentiydi.

Tütün piyasası Akhisar’da açıklanırdı. İlgili bakan Akhisar’a gelir, tekel binasının önünde biriken tütün üreticilerine tütün alım fiyatını açıklardı. Köylüler eğer açıklanan fiyattan memnun olurlarsa, şapkalarını havaya fırlatırlardı. Şapkaların çoğu tekel binasının çatısında kalırdı. Köylülerde köylerine yeni şapkalarla dönerlerdi. Köylü kadınlar yeni şapka ile köye dönen eşlerini görünce sevinirlerdi tütüne iyi para verilmiş diye. Yıllar geçti tütün önemini yitirmeye başladı.

Yetmişli seksenli yıllarda tütünün başkenti olan Akhisar, tütün önemini yitirince durmadı hızla zeytinin başkenti olmaya soyundu ve bunu başardı. Akhisar, şimdi zeytinin başkenti.
Yuntdağı köylerinde de tütün yetiştirilirdi. Tütün bitince, Osmancalı köyünde çilek üretimi başlatıldı ama yaygınlaştırılamadı. Antep fıstığı yeterince geliştirilemedi. Hiçbir ürün Yuntdağı köylerinin yazgısını değiştirmeye yetmedi. Köyler hızla boşalmaya başladı. Oysa Yuntdağı köylerinde de bir şeyler yapılabilmeliydi. Yuntdağı köylerinin kalkındırılması, üzerinde düşündüğüm, araştırdığım konuların başında geliyor. Obasya Kırsal Turizm Tesisleri’ni kuruşumuzun nedeni bu arayışlarımızdır.

Nihayet, Yuntdağı köylerinin yazgısını değiştirecek ürünü buldum. Evet buldum. Yuntdağı bölgesini Lavanta kalkındıracak. İsterseniz, tarih düşün. Lavanta tam Yuntdağı bölgesinde yetişecek bir ürün. Yuntdağı’nın adı LAVANTA KOKULU DAĞ olacak…

Geçtiğimiz hafta Isparta’nın Keçiborlu ilçesine gittim. Lavanta ekilen köyleri gezdim. Üreticilerle ve Keçiborlu kaymakamı ile konuştum. Lavanta tarlaları vardı ama tarlaları görmek için gelen turistleri ağırlayacak tesisleri yoktu. Bizim tesislerimiz var, turist gelmiyor. Obasya benzeri bir tesisi Keçiborlu’da kurmak istiyorlar, o nedenle gittik Keçiborlu’ya bu arada lavanta üretimi konusunda da bilgiler almış olduk. Aldığım bilgilere dayanarak Yuntdağı Lavanta Kokulu Dağ olacak diyorum. Lavanta Yuntdağı’nın işletilmeyen topraklarında yetişecek. Köylülerin kalkınmasına katkı sağlayacak.
Lavanta, ballıbabagiller familyasından güzel kokulu bir bitkidir. Bir metreye kadar boylanabiliyor. Uzun sapların ucunda seyrek başaklar oluşturarak yaz aylarında açan, çok kokulu, lavanta mavisi renkli çiçekleri vardır. Bitkinin gövde, yaprak, sap ve çiçeklerine özel kokusunu veren bunların üzerinde bulunan küçük yıldızsı tüyleridir.

Bileşiminde organik asitler bulunan uçucu yağ ile glikozitler, alkaloitler ve tanen gibi maddeler vardır. Lavantadan çok değerli olan lavanta esansı elde edilir.
Lavanta esansı (lavanta yağı) parfümeri endüstrisinde önemli bir hammadde olarak kullanılır. Ayrıca küçük keseler içinde aralarına yerleştirildiği çamaşırlara çok hoş, iç açıcı bir koku kazandırır.

Stresle ilgili baş ağrılarında etkili bir iyileştiricidir. İştahı açar, sindirimi kolaylaştırır. Mide ve bağırsaklardaki gazı söktürür. Depresyonla ilgili aşırı sinirlilik durumunda yatıştırıcı olur. Uykusuzluk halini giderir. İdrar söktürücüdür. Böbrekleri temizler. Gördüğünüz gibi, lavantanın yararları saymakla bitmiyor. Lavanta üretimi yaygınlaşınca ardından, arıcılık başlayacak ve lavanta balı gündeme gelecektir.


Yuntdağı köylülerinin yazgısı Lavanta ile değişecek. Yuntdağı köylüleri lavanta ile kalkınacak. Şimdiden bir lavanta dosyası açtık ilgilenecek olanları bekliyoruz. Yuntdağı’nın Lavanta Kokulu Dağ olması çok yakın…



17 Kasım 2017 Cuma

SEVGİ KÜLTÜRÜ


En kıt kaynağımız zaman diyorlar ya, aslında sevgiyi unutuyorlar. Bence en kıt kaynağımız sevgi. Sevgi olsun hele, zaman nasıl bulunur görün.


Ülkemizde sevgi eksikliği var diye yakınıyordum sürekli olarak ama gördüm ki, istendiğinde eksiklik gideriliyor, sevgi çoğalıyor, sel olup akıyor.  10 Kasım’da gördük yollara taşan alanlara sığmayan sevgiyi. Sevgiyi görünce özlediğimiz günler gelecek sevgisizlik bitecek diye sevindik çoğumuz.

Sevmek sadece insana özgü bir duygu değil. Sevmek, canlı olmanın temel özelliği olsa gerek. Sevilen  bir hayvanın, neler yaptığını, sevgiye nasıl karşılık verdiğini görürüz ve biliriz. Sevilen çiçeklerin daha güzel çiçek açtığını, daha güzel büyüdüğünü söyleyenler vardır. Evet, sanırım canlı olan her şey sevgiye bir yanıt veriyor. Sevgisizlik, kapkaranlık bir dünya olur gibi geliyor bana. Sevmekte sevilmek de sadece bir duygu değil, ekmek gibi, su gibi, hava gibi temel bir ihtiyaç. Sevginin iyi yanı, sevdikçe bitmiyor, aksine sevdikçe çoğalıyor. Sevgi paylaşıldıkça büyüyor. Sevgiyi derinlemesine yaşayarak yaşamak ne güzel olur değil mi? Sevgiyi derinlemesine yaşamak, sevgiyi evrensel bir değer olarak algılayıp, yaşam biçimine dönüştürmekle mümkün oluyor. Sevgi hepimizin yaşam biçimi olsa, inanın dünyada ne savaşlar olur, ne insanlar açlıktan ölür.

Sevmek varken, yerine neden korku tercih edilir anlayamıyorum. Bazı insanlar, sevilmediklerinden yakınırlar. Ancak sevilmeyen insanlara bakın, genellikle sevmeyen insanlardır. Seven insan mutlaka sevilir. Sevilmediğini söyleyen insanlar öncelikle kendilerine “Ben seviyor muyum?” sorusunu sormalıdırlar. Sevilmek için sevmek gerekiyor. Çevremizde sevgi yerine korku tercih edenleri görebiliriz.  Kolaycı bir yaklaşım olduğu için, gelişmemiş toplumlarda, her şey korku üzerine biçimlendiriliyor. Ve şimdi ülkemizde olduğu gibi, korku kültürü egemen oluyor. Korkunun araç olarak kullanılmasına evden başlanıyor. Çocuk korkutularak büyütülüyor. Okullarda öğrenciler, sınıfta bırakılmakla korkutulmak isteniyor. İnsanlar korkutularak çalıştırılıyor. İşi uzatmaya gerek yok. Devlet yurttaşından, yurttaş devletinden korkuyor. Korku kültürünün yerini sevgi kültürünün alması için çalışma yapılmıyor. Sevdirerek yaptırma yerine aklımıza gelen önlem korkutmak oluyor.. Her işimizi cezalarla, yasaklarla yapmaya kalkıyoruz. Bunun nedeni, yaşamımızda korku kültürünün etkin olması. Korku kültürünün yerine sevgi kültürünü koyabilsek, sorunlarımızın daha kolay çözümlenebileceğinden hiçbir kuşkunuz olmasın.

Kural dışı her şey için bir ceza düşünülmesi ve uygulanması, yöneticilerin asık suratlı olması, annenin, babanın çocuklarına sert görünmek için çaba harcaması, öğretmenin öğrencisini, kocanın eşini dövmesi hep korku kültüründen kaynaklanıyor. Ancak, korkutmanın da çözüm getirmediği, sürdürülmesinin de mümkün olmadığı da biliniyor. Korkunun öne çıkarılmasını toplum yaşamında korku kültürünün egemen olmasını ilkellik olarak görenlerin sayısı artamadığı için, toplumsal gelişme, toplumsal barış, işbirliği ve dayanışma olamıyor. Tüm bu değerlerin yerini, çekişme, çatışma dedikodu ve magandalık alıyor.

İnsan, toplumun koyduğu kurallara, inandığı ve saygı duyup sevdiği için uymalı, verilecek cezadan korktuğu için değil. Kırmızı ışıkta sadece polis olduğu zaman değil, hiç kimsenin olmadığı zaman da durmalı. Hiç yalan söylememeli. Haksızlık yapmamalı. Yola tükürmemeyi, toplu bulunulan yerlerde sigara içmemeyi,  ayıplanmaktan korktuğu için değil, insanları sevdiği için yapmalı.

Sevgi ve gelişim iki evrensel değer. Bu değerleri yücelten kendisi de yücelir. Bu değerleri yücelten hem sever hem sevilir hem de gelişir. Sevmek üzerine birazcık kafa yorsak ve insanları sevmeye çalışsak ne kaybederiz ki.  Benim tek ÖZLEM’im bu işte…



10 Kasım 2017 Cuma

10 KASIM


Her 10 Kasımda ve milli bayramlarımızda olduğu gibi, bugün de Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü sevgiyle, saygıyla, giderek artan bir özlemle anıyoruz.


Atatürk bizim geçmişe özlemimiz değil aydınlık geleceğimizdir. Onun gösterdiği yol bilimin aydınlattığı çağdaş uygarlık yoludur. O büyük insan “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek bize bilimin aydınlattığı çağda uygarlık yolunu göstermiştir. Bu nedenle “İzindeyiz” yerine “yolundayız” demeliyiz. Yolundayız Atam.

Atatürk’ün okumaya verdiği öneme değinmek istiyorum bugün.
Atatürk’ün okumaya önem verdiğini,  yaşamı boyunca yaklaşık 4000 kitap okuduğunu biliyoruz.  Dile kolay 4000 kitap.
Atatürk “Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım.” diyor.  Atatürk’ün dediği gibi kitap okumalıyız. Gelişmek için okumak şart. Harçlıklarımızın yarısını kitaplara vermeliyiz. Aldığımız kitapları arkadaşlarımızla değişerek daha çok kitap okumalıyız. Okumak gerçekten şart.

Atatürk şüphesiz ki yüzyılımızın önde gelen kişileri arasındadır. Kuşkusuz bu özelliğinin var olmasında askeri kişiliği, devlet adamlığının yanısıra bir de düşünce adamı olmasının da büyük payı vardır. Yaşamı boyunca kitap, Atatürk için vazgeçilmez bir değer, yol gösteren bir varlık olmuştur. O’nun için okumak bir tutkuya dönüşmüş ve bu tutku sonunda geniş bir kültür kazanmıştır.

Atatürk için kitap, öğrenim yaşamı boyunca her aşamada etkili olmuştur. İlkokul öğrencisi iken kitap okumayı, sokakta oynamaya yeğlemiş, ders kitapları ile yetinmemiş, askeri okulda öğrenimini sürdürürken de yerel dergi ve gazeteleri izlemiş, fen ve matematik konularında yarışmalara girip kazanmıştır. Vatan ve özgürlük kavramlarını işleyen Namık Kemal’ın eserlerini, Mehmet Emin Yurdakul ve Tevfik Fikret’in şiirlerini okurken, öte yandan da Voltaire, Rousseau, Montesqiue gibi Fransız düşünürlerin eserlerini okumuş ve fikirleri üzerinde tartışmıştır. Fransızca öğrenmiş ve bu dilde, askerlik eğitimi ile ilgili olduğu kadar, siyaset, hukuk ve edebiyat üzerine yazılmış eserleri de okumuştur.
Atatürk 3. Ordu’dayken General Litzmann’dan çeviriler yapmış, Çanakkale Savaşları sırasında, ateş altında bile okumaktan vazgeçmemiştir.

Atatürk vatanı düşman istilasından kurtardıktan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra sosyal ve ekonomik konulara daha çok eğilmek gereğini duymuştur. Artık O, savaş alanlarında kazandığı zaferlerini, kültürel, sosyal, ekonomik alanlarda yapmayı tasarladığı reformlarla sağlam temellere oturtmak istiyordu. Bunun için de yapacağı devrimler için her türlü fikir ve inanç düzeyindeki delegelerle dolu bir Meclis’in başkanı olarak yeterli bilgi edinmesi gereğine inanıyordu. Bu nedenle de o güne kadar okuyamadığı bazı kitapları yurt dışından getirtiyor, Türkçeye çevirtiyordu. Atatürk’ün hangi konularda, ne çeşit eserler okuduğunu gösteren en güvenli kaynak özel kütüphanesinin kataloğudur. Bu kaynak O’nun düşünce ve kültür yaşamının bir göstergesidir. Atatürk’ün özel kütüphanesinin koleksiyonları arasında en geniş yeri tarih kitapları almaktadır.

Yazımı Platon’un bir sözüyle noktalamak istiyorum: “Demokrasi bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur;  Devam ederse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler türer.” Eğitim gerçekten şart. Eğitim içinde Atatürk gibi çok okumak şart…



2 Kasım 2017 Perşembe

YOLUNDAYIZ ATAM


Atatürk ve kurduğu cumhuriyet yükselen değerimizdir. Her geçen gün, Atatürk'e duyduğumuz sevgi ve saygı artıyor.

Atatürk geçmişe özlemimiz değil aydınlık geleceğimizdir. Yurttaşlarımız Atatürk'e gönülden bağlanıyor. Geçtiğimiz Cumhuriyet Bayramında yurttaşlarımızın sokaklara dökülmesinde, meydanları gelincik tarlasına döndürmesinde gördük.

Atatürk bir dünya lideridir. Atatürk’ün tüm çağdaşları unutulup gitmişken, Atatürk’ün sadece ülkemizde değil, birçok ülkede sevgiyle saygıyla anılıyor.

UNESCO 1981 yılında, 100. Doğum Yıldönümü nedeniyle Atatürk'ün evrensel niteliklerini ortaya koymuş ve Atatürk'ün doğumunun 100. yılını bütün dünyada, "1981 Atatürk Yılı" olarak kutlanmasını sağlamıştır. Biliyor musunuz, bu uygulama, dünyada ilk ve tektir.

27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulunda, 152 ülkenin temsilcilerinin oybirliği ile Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun 100. Yıldönümünde, 1981 yılında anılması kararlaştırmıştır.

UNESCO tarafından hazırlanıp tüm uluslara duyurulan, afiş haline getirilip her yere asılan  metin aynen şöyle:
“Atatürk;  Uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün bir kişi,  olağanüstü reformlar gerçekleştirmiş bir devrimci,  sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk lider, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün hayati boyunca insanlar arasında renk, din ve irk ayrımı gözetmeyen essiz bir devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusudur.”

Kısa ve özlü metin Atatürk’ümüzü ne güzel anlatıyor değil mi?
Atatürk tartışmasız bir dünya lideridir. Onun için sevgisi büyüyor, onun için Atatürk denilince yüzler gülüyor, onun için alanlar caddeler sokaklar salonlar doluyor. Başı sıkışan kurtuluşu Atatürk’te görüyor.
 “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir” diyen Atatürk’ün ışığı önümüzü aydınlatıyor.
Her yıl değişen eğitim sistemleri yerine “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” Sözünden yola çıkarak, özgür, soran sorgulayan, ezberleyen değil bilgilere ulaşan ve üreten kuşakları yetiştirecek bir eğitim sistemi uygulanmalıdır.

Atatürk “Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak!” diyor. Erkek , kadın, genç ihtiyar demeden  çalışacağız. Atatürk’ün gösterdiği bilimin aydınlattığı yolda ilerleyerek, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıp aşacağız.

Yolundayız Atam.



26 Ekim 2017 Perşembe

YAĞMUR


Yağmurlu bir sabaha uyandık bugün.


Havada güzel bir toprak kokusu var.
Yapraklar suyla buluştular.
Ne güzel olur yağmur altında buluşmalar.
Güzel ülkemin her mevsimi güzel.
Aslında dünya güzel.
Dünya’yı cennet yapmakta,
cehenneme dönüştürmekte bizim elimizde.
Ne demiş kızıl derili bilge:
“Bu dünya bize atalarımızdan miras kalmadı
biz onu çocuklarımızdan emanet aldık.”
Biz düşen emanete, hıyanet etmemek,
Gelecek kuşaklara güzel bir dünya bırakmaktır.
Çatlamış toprak gibi
Ben de yağmuru çok seviyorum
Özlemle bekliyorum.
Derelere konut yapmasaydık
Derelerin üstünü kapatmasaydık
Doğanın dengesini bozmasaydık seller olmazdı
Seller can almazdı.
İnsanlar yağmurdan korkmazdı.
Dedelerim yağmur duasına çıkardı yaşadığım köyde.
Şimdi bulutlara yağmur tohumluyorlar.
Orta Asya’dan kuraklık nedeniyle göçmüşüz.
Yağmur duaları o zamanlardan kalma bence.
Buluta tohumlayarak yağmur yağdırmak fikri çıktı sonra.
Denemeler yaptılar, hatta ülkemizde de denediler
Yağmur yağdırdılar…
Bence işin doğrusu var olan yeşili korumak ve çoğaltmaktır.
Ormanın yağmuru çektiğini biliyoruz.
O zaman, ormanlarımızı korumalı ve çoğaltmalıyız.
O zaman hepimiz yeşili sevmeli Manisa Tarzanı gibi olmalıyız.
Yeşili koruyacağız.
Derelerin içine konut yapmayacağız.
Doğanın dengesini bozmayacağız.
Betonlaşmadan uzak duracağız.
Yağmurlu güzel bir güne uyandık bugün.
Keşke trafik felç olmasa,
Keşke seller canları almasa
Sadece, yağmurun keyfini yaşasak keşke…



20 Ekim 2017 Cuma

DEĞİŞİMİN ÖNÜNDEYİZ AMA NASIL?


Bazı insanlar değişimin önünde, ama nasıl biliyor musunuz? Değişimi hızlandırmak için öncü olarak değil, değişimin hızını kesmek için engel olarak önünde...


“Taş devrine, taş bittiği için değil, kafalar değiştiği ve geliştiği için son verildi.” Kafalar değişmeseydi ve gelişmeseydi ne taş biterdi ne de taş devri. İyi mi olurdu kötü mü olurdu bilemiyorum. Ancak, bu kadar çok sorunumuz olmazdı. Nehirlerimiz ve denizlerimiz kirlenmezdi, ozon tabakası da hiç delinmezdi. Yaşamı kolaylaştıran buluşlarda olmazdı. Yazı ve resim olmazdı işte bu kötü olurdu.

Kafayı değiştirmeden hiçbir şeyin değişmediği, değişim olsa da bunun algılanmadığı biliniyor. Kafasını değiştiremeyenler değişime de engel oluyorlar. Değişimin hızını kesiyorlar.

Hep yazıyorum ve söylüyorum, en büyük kusurumuz, sorunlarla yaşamaya hemen kolayca alışıvermek. Her yıl, hatta her gün aynı filmi, bir Kemal Sunal filmi gibi bıkmadan usanmadan gülümseyerek izlemek. Sorunlar, alıştığımız bir giysi, kirli bir gömlek gibi üstümüzde duruyor, rahatsızlık belirtisi göstermiyoruz, sırtımızdan çıkarıp atmıyoruz. “Alın yazısı kader” deyip geçiyoruz.

Her şey güllük gülistanlık deniliyor ama üretim artışı yok,  işsizliğin önlenmesi yok, gelir düzeyinin yükselmesi yok, satılan çok yerine konulan yok, sorunlar var çözüm yok. Kurtuluş dışarıdan verilen reçeteleri ile değil, kurtuluş öz kaynaklarımıza yönelmekle ve insanımızın üretkenliğine güvenmekle olur. Ah, politikacılarımız bunu bir anlasa, sorunun çözümü yolunda en önemli adım atılmış olacak.

2017 yılını geride bırakmaya çok az kaldı. Yıl içinde büyük bir kalp krizi yaşadık. Hemen ardından böbreğimizden büyük bir taş aldırmak zorunda kaldık. Anlayacağınız 2017 yılını 2016 yılı gibi çok sıkıntılı geçirdik.  Sıkıntılarımızın bir bölümü ister istemez 2018’e de taşınacak. Dileriz bizi yönetenler ve biz hepimiz yaptıklarımızı yapamadıklarımızı ve yapacaklarımızı  serin kanlılıkla yeni baştan bir düşünürüz. Buna gerçekten ihtiyacımız var.

Hepimiz, kendimize “Ben nerede hata yaptım?” sorusunu mutlaka sormalıyız. Bu sorunun yanıtını mutlaka hepimiz bulmalıyız. İnanın çok yararlı olacaktır. Bunu her düzeyde yapmalıyız.

Ülkenin her yerinde her kentinde her evinde yapmalıyız bunu. Ankara’daki yöneticiler de  yapmalı. Manisa’da ki yöneticiler de  herkes “Ben nerede hata yaptım?” sorusunu kendine sormalı. “Kimse ayranım ekşi demez” demeyin. Ayranımız ekşiyse tatlı diyerek bir yere varamayacağımızı öğrenmek için daha da geç kalmamalıyız.

Değişimin önünde olmalıyız. Ama nasıl?  Elbet, değişimin isteklisi, destekçisi ve değişimin öncüsü olarak, atı arabanın önüne koşmalıyız ardına değil…



13 Ekim 2017 Cuma

DERVİŞ YUNUS


Yıllar sonra, Geleneksel Yunus Emre Sevgi Günleri demeye daha geniş katılımlarla büyük halk ozanını anmayı anlamaya, sevgiyle kucaklaşmaya başlayacağımızı umuyorum.

Yunusemre Belediyesi'nin, halk ozanı, derviş Yunus Emre'nin adını ve anısını yaşatmak, yeni kuşaklara öğretmek için bu yıl 3’ncüsünü düzenlediği Uluslararası Yunus Emre Günleri 16-22 Ekim tarihleri arasında yapılacak.

Yıllar sonra, Geleneksel Yunus Emre Sevgi Günleri demeye daha geniş katılımlarla büyük halk ozanını anmayı anlamaya, sevgiyle kucaklaşmaya başlayacağımızı umuyorum. Yunus Emre yaşıyor olsaydı, etkinliğin adının, Yunus Emre Sempozyumu konulmasını istemezdi Yunus Emre Buluşması derdi mesela; Yunus Emre Sevgi Günleri derdi. Ne söyleyecekse Öz diliyle, Türkçeyle söylerdi. Çünkü O dilimizi en güzel kullanan halk ozanlarımızın önde geleniydi. Seçkinlerle değil, halkla birlikte olmayı yeğlerdi. Yunus Emre’yi Yunus Emre gibi Türkçe ile anlamalı, Türkçe ile anmalıyız. Sempozyumun Türkçesi, Bilgi Şöleni’dir. Yunus Emre gibi bir bilgeye Bilgi Şöleni daha çok yakışmaz mı? Yunus Emre Sevgi Günlerinde, güzel Türkçemizi de öne çıkaralım.

Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsüdür Yunus Emre. Yazdıkları ve söyledikleriyle Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koymuş, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir Ozandır. Yaklaşık 700 yıldır, şiirleri okunan bir gönül adamıdır Yunus Emre.

Yunus Emre'nin, birçok yerde mezarı bulunduğunun söylenmesi, ne kadar sevildiği ve benimsendiğinin çarpıcı bir örneğidir. O hepimizin yüreğindedir.  Gerçekten de halktan biri olan Yunus Emre, halkın değer, duygu ve düşüncelerini dile getirerek tarihimizin halkla barışık aydınlarından biri olma özelliğine sahip olduğunu göstermiştir. Anma programlarında bu yönü öne çıkarılmalı, geniş halk katılımı amaçlanmalıdır.
Yunus Emre'nin tasavvuf anlayışında dervişlik olgunluktur, sevgidir, benlikten bizliğe, bizlikten hiçliğe geçmektir; kavgaya, gösterişe, hamlığa, düşmanlığa, şekilciliğe karşı çıkmaktır. Yunus Emre, Türkçe yazıp söylese de söyledikleri evrenseldir.
`Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz` diyen Yunus Emre`yi adı verilen Yunusemre ilçemizde anmak ilçemize yakışan bir etkinlik oldu.
İlçemize Yunusemre adı verilince, çok sevinmiştim ve ilk işim Güzelyurt Mahallesindeki Birlik Parkı'na Yunus Emre'nin güzel bir heykelini Sanatçı Mustafa Toygar'a yaptırmak olmuştu.
Manisa'da Manisa Tarzanı ve Çevre Günlerimiz vardı, şimdi bir de Yunus Emre Günlerimiz oldu. Bu tür etkinlikler, kent insanının yalnızlığını aşmasını, bir araya gelmesini dostluk ve dayanışmanın güçlenmesini sağlıyor. Katılım olmadan atılım olmaz diyerek bu tür etkinliklere katılmalı, salonları doldurmalıyız.

Yunusemre Belediyemizin de Yunus Emre'ye sahip çıktığını görmek bu ilçenin bir yurttaşı olarak beni çok sevindirdi. Yunusemre Belediyesi tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenecek olan Uluslararası Yunus Emre Günleri bu yılda 16 Ekim'de başlıyor. Gelenekselleşmesi amaçlanan Yunusemre Etkinlikleri, bilim adamlarını ve sanatçıları Manisalılarla buluşturacak. Yunus Emre Günleri, sevginin konuşulduğu günler olacak. Emeği geçenleri şimdiden kutluyorum.

Yunus Emre Günlerinde buluşmak için 16 ve 22 Ekim 2017 tarihlerini boş bırakın ve Yunus Emre Günlerine mutlaka katılın. Ben, birçok dostumla, Yunus Emre Etkinliğinde buluşmak, selamlaşmak ve konuşmak istiyorum.



5 Ekim 2017 Perşembe

ÇÖP SORUNU BİTTİ


Spil Dağı eteğindeki çöplük Uzunburun Katı Atık Bertaraf ve Düzenli Depolama Tesisinin açılmasıyla tarihe karışıyor.


Yıllardır yazıp durduğumuz üzerine konuşmalar yaptığımız, sunumlar hazırladığımız, kitaplar yazdığımız Spil Dağı eteğindeki çöplük Uzunburun Katı Atık Bertaraf ve Düzenli Depolama Tesisinin açılmasıyla tarihe karışıyor. Manisa’da vahşi çöp depolamaya nokta kondu…

Manisa Çöplüğüne çözüm bulabilmek için, Manisa Valisi Sayın Orhan Işın ve Belediye Başkanı Bülent Kar’ın görevde bulunduğu dönemde, Gazetelerde “Çöplük Develi Köyüne Taşınıyor” haberini okuyunca, eyvah köylüler karşı çıkarlar demiştim. Öyle de oldu. Karşı çıkmalarının nedeni çöplüğün taşınacak olmasıydı. Oysa çöplük taşınmayacak Develi köyüne Katı Atık Ayırma ve Değerlendirme Merkezi Yapılacaktı. “Çöplük Taşınıyor” denilmesi köylüleri ayağa kaldırmaya yetmişti.

Çöp denilince hepimiz rahatsız oluyoruz. Elbet Develi köylüleri de rahatsız oldular. Yapılmak istenen çöplüğe yeni yer bulmak değil. Yapılması gereken katı atıkların yeniden kazanımını sağlamaktı aslında. Eğer çöplük Develi Köyüne taşınacaksa ve Manisa’nın çöpü götürülüp Develi köyüne dökülecekse köylüler haklıydı. Develi köyüne katı atık değerlendirme tesisleri yapılacaksa, katı atıkların değerlendirileceği alanda sızdırmazlık sağlanacaksa, çevrede kirlilik yaratmayacaksa, katı atıklar geri kazanılacaksa özetle kurulacak tesis örnek bir tesis olacaksa, köylüleri ikna etmek için herkes gibi ben de çalışırım demiştim. Öncelikle bir konuda anlaşmak gerekiyor. Biz yeni çöplük yeri mi arıyoruz, yoksa katı atıkları geri kazanmak için mi çalışacağız? Bu sorunun yanıtını net vermeliyiz. Önce netleşmeli ve dil birliği yapmalıyız. “Spil dağının eteğindeki Şahin Deresinin ağzı doldu, şimdi çöp dökmek için yeni yere ihtiyacımız var” diyorsak hiç kimse yanında yöresinde çöplük istemez. Yıllarca sürecek davalar açılır, hem rahatsız oluruz hem de soruna bir çözüm getirememiş oluruz. Bunları tartıştık yıllarca.

“Çöp Deyip Geçme” isimli bir sunum hazırladım. Ve ardından,  o dönemde yöneticiliğini yaptığım Yeni Manisa Öncü Sitesinde kısaca KAYK dediğim, Katı Atıkların Yeniden Kazanımı projesi başlatmıştım. Katı Atıkların Yeniden Kazanımı 1993 yılında Ümraniye Çöplüğü’nün patlaması ve 39 yurttaşımızın çöplük yığınları altında can vermesinden sonra daha yoğun biçimde gündemimize gelmeye başlamıştı.

Kayk yaşadığımız çevre ve kent için de önem taşıyor. 2005 yılı başında katı atıkları evde ayırma çalışmaları başladı. Evde ayrı ayrı topladığımız katı atıklar Belediye tarafından ayrı ayrı toplanacak ve değerlendirilecek, yani geri dönüştürülecek, yani geri kazanılacak diyorduk sürekli olarak.

Hiçbir zorunluluk olmadan, büyük bir duyarlılıkla katı atıkların geri kazanılması için çalışma başlatılması, bunun için toplama kumbaralarının yapılması, toplanan katı atıkların verilebileceği yerlerle görüşülmesi, her  görüştüğümüz kişi ve kuruluşun çalışmaya ilgi göstermesi, bu konuda kitap hazırlanması, abartmadan söylüyorum, katı atık konusunda bir devrim niteliğindedir.

Her türlü çevre sorunundan bunalan insanlar olarak, bunları dile getirmek, bunları yapanlarla mücadele etmek her etkin yurttaşın görevi olmalı. Bu bilinç yaygınlaştığında sorunların azalacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Çevre sorunlarıyla mücadele için; özverili olmamız, kendimizden önce toplumu düşünmemiz, yaşadığımız kenti, insanları ve doğayı sevmemiz gerekiyor. Soran sorgulayan, bilgi edinmeye açık etkin yurttaşlar olmamız gerekiyor.

Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Cengiz Ergün, vahşi çöp depolanmasına dur demek için, Katı Atık Bertaraf ve Düzenli Depolama Tesisinin kurulmasını gerçekleştirerek Manisa tarihine önemli bir not düşmüş oldu. Kendisini ve çalışma arkadaşlarını yürekten kutluyorum. Keşke kurulan tesisin adı “Katı Atıkların Yeniden Kazanımı” KAYK Tesisi olsaydı. Çünkü amaçlanan bertaraf etmek değil, yeniden kazanmaktır. Çağımız, yeniden kazanım çağıdır.

Yaşadığımız yüzyılda, çöpsüz ve çöplüksüz kentlerin hayal olmadığını da göreceğiz. Attığımız atıklar, kağıt, plastik, metal, cam geri kazanılacaktır. Atıklar evde ayrılacak, ayrı ayrı toplanacaktır.

Spil Dağı çöplüğü yok artık. Çöplük patlaması, yangın tehlikesi, suların ve toprağın kirlenmesi tarihe karıştı. Sağ olasın Sayın Cengiz Ergün, Manisa’da tarih yazdın...



27 Eylül 2017 Çarşamba

YUNTDAĞI ÇALIŞTAYI


Celal Bayar Üniversitesi, Manisa Yöresi Türk Tarihi ve Kültürünü Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen Yuntdağı Çalıştayı başladı.

Celal Bayar Üniversitesi, Manisa Yöresi Türk Tarihi ve Kültürünü Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen Yuntdağı Çalıştayı 27-28 Eylül 2017 tarihlerinde Obasya’da yapılıyor. Çalıştayda Yuntdağı köyleri nasıl kalkındırılabilir? Yuntdağı’nda Kırsal Turizmin gelişmesi için neler yapılabilir sorularına yanıt aranacak.

Günlerdir çalıştaya hazırlanıyoruz. Obasya Turizm Geliştirme Kooperatifini kurma öncesinde ve Obasya Kırsal Turizm Tesislerini projelendirme ve uygulama aşamasında eylem içinde yaşayarak edindiğim bilgileri özetlemeye çalışacağım yapacağım sunumda. Sunumumu, önermelerimi doğrulayacak ve Yuntdağı köylerinde çalışma yapacakların ufkunu açacağını düşündüğüm farklı illerdeki iki örnek olarak Nallıhan ilçesinde ve Kars’a bağlı Boğaköy’de sivil toplum olarak gördüğümüz dernekler aracılığı ile yapılan çalışmaları aktarmaya çalışacağım.

Çalıştayda çalışma masaları oluşturulacak. Sivil Toplum Çalışmalarının görüşüleceği masada, Sivil topluma ilişkin düşüncelerimizi paylaşacağız. Sivil Toplum, devlet kurumlarının dışında kendini yönlendirebilen, hak ve özgürlüklerini savunabilen, soran sorgulayan, katılan, uygarca tartışan, karar alma ve uygulama yeteneği gelişmiş, hızla örgütlenebilen, vatandaşlardan oluşan topluluklardır. Demokrasinin gelişmesiyle bir takım kesimlerin kendi hak ve çıkarlarını korumak amacıyla örgütlenmeleri sonucu ortaya çıkmıştır. Dernekler, sendikalar, platformlar aklımıza gelen sivil toplum örnekleridir.

Sivil toplumun işlevleri: Bireysel hak ve özgürlükleri güvence altına almak; bireylerin ve toplumun istek ve kaygılarını dile getirmek; hak ve çıkarlarını korumak; özgürlükleri güvence altına almak; toplumda demokratik anlayışın, yerleşmesine katkıda bulunmak; ihtiyaç sahiplerine, sağlık, eğitim gibi konularda gönüllü yardımlarda bulunmak; bu alanlarda devletin yükünü azaltmak şeklinde özetlenebilir.
Kırsal kalkınmanın ve kırsal turizmin gelişmesinin ve sürdürülebilirliğinin sağlanabilmesi için sacayağı bir yapılanmaya ihtiyaç var. Devlet yasal düzenleme yapacak ve parasal destek sağlayacak. Yerel yönetimler planlama projelendirme ve altyapı konularında yardımcı olacak. Sivil toplum talep örgütlenmesi yapacak, öz kaynak sağlayacak, projeler yapıp uygulayacak ve yönetecek.

Tek başına, devlet ya da Belediyeler eliyle kırsal kalkınma ve kırsal turizm olmaz. Devletin ve belediyelerimizin “biz yaparız” yerine, “biz destek verelim siz yapın” anlayışını benimsemeleri gerekir.

Sivil toplumun öncülük ettiği, etkin biçimde içinde olduğu, sonuca değil, sürece odaklanmış girişimlerle başarılı çalışmalar yapılabilir.  Yuntdağı Çalıştayı kırsal turizm konusuna yeniden yönelmemize bildiklerimizi gözden geçirmemize neden oldu. Bu tür çalıştayların çoğalması, bilgilerin büyütülmesini ve paylaşılmasını kolaylaştıracaktır. Çalıştaylar devam etmeli, bilgiler paylaşılarak büyütülmeli ve projelere dönüştürülmeli.

Obasya, kurum ve kuruluşları ve STK’ları çalıştaylarda buluşmaya davet ediyor.



21 Eylül 2017 Perşembe

CEHALET


En büyük düşmanımız cehalet. Cehaleti yenmeden, ne kişinin ne de ülkenin esenliğe çıkmasına olanağı yok.


Cehaletle, sefaletle mücadeleyi gündemin alt sıralarına öteledikçe, yuvarlanan kartopu gibi büyüdüğü, günümüzü ve önümüzü kararttığı görülüyor...

“On altı yaşında ölüyor, altmış yaşında gömülüyoruz.” diyor, Doğan Cüceloğlu “Savaşçı” isimli kitabının bir yerinde. Öğrenmenin bitmesini ölmek anlamına kullanıyor Sayın Cüceloğlu. Anlamlı ve coşkulu bir yaşamın, ön koşulu sürekli öğrenmek. İnsan öğrendikçe yaşar. Yaşamak salt soluk almak değil. Yaşamak salt yemek içmek de değil. İnsanın yaşadığının göstergesi,  öğrenmek ve öğrendiğini eyleme dönüştürmektir. Bu açıdan baktığımızda çevremizde gerçekten yaşayan, anlamlı ve coşkulu bir yaşam sürdüren insanların azlığını görürüz. İşte o zaman yüreğimize yalnızlığın acısı çöker. Ölüler kalabalığı içinde yalnızlığı yaşamaya başlarız.

Cahilliğimizi nasıl aşacağız? Cahilliğimizi okumadan aşabilir miyiz? Cahilliği okumadan, ancak anlayarak okumadan aşamayacağımızı biliyoruz. Çoğu insan anlamak için değil, ezberlemek için okuyor. Ezberlediği bilgilerin çoğu da hayatta hiç işine yaramıyor. Nasıl okuyacağız? Elbet planlı ve amacımıza uygun biçimde okuyacağız. Beynimizi gereksiz bilgilerle doldurmak, zamanımızı boşa harcamak için değil, beynimizi geliştirmek, yararlı bilgiler edinmek, daha doğrusu bilgi edinmeyi öğrenmek için okuyacağız.

Son günlerde okumayan bir toplum olduğumuzun sıkça yinelendiğine tanık oluyoruz. Evet okumuyoruz. Basılan kitap sayılarına bakın, Sürekli artan nüfusumuzla karşılaştırın. Bu konuda fazla söze gerek yok. Okumuyoruz. Okumadığımız için de cahil kalıyoruz. Büyüyen cahilliği yenemiyoruz. Cahil kaldığımız için de sıkıntılarımız sorunlarımız kartopu gibi büyürken, gerekli çözümleri üretemiyoruz. Bugünle uğraşmaktan geleceğe bakamıyoruz.

Televizyonların bir çoğunun içeriksiz havadan sudan kof içi boş programlar yaptığını görüyoruz. Halkın öyle programları izleyeceğini düşündükleri için öyle yapıyorlar. İzlenen programlar, belgeseller değil. Eğitim programları değil. İzlenen programlar dedi kodu ve bol paralı yarışma programları. Halkın izleyeceğini bilseler, daha güzel programlar yapmazlar mı? Elbet yaparlar. Düşünün bir kez, hep birlikte bir karar alsak, dedikoduların gündeme getirildiği zaman öldürmekten başa işe yaramayan programları izlemesek. İzlenmeyen bu programları sürdürebilirler mi? Sürdüremezler...

Ülke olarak, yeni bir atılıma, yeni bir seferberliğe ihtiyacımız var. Düşünen, sorgulayan, üreten insana ihtiyacımız var. Yeni özgür etkin yurttaşı ortaya çıkarmak için, seferberlik ilan edilmeli. Eğitim sistemimiz bunun için yeni baştan düzenlenmeli. Bunu başarmak içinde birleşebileceğimiz ortak paydaları çoğaltmamız gerekiyor. Ancak insanlarımız birleşmek için değil ayrılıkları derinleştirmek için, nedenler üretme hastalığından bir türlü kurtarılamıyor. Tek bildiğimiz konu, marifet göstereceğimiz yerde mazeret üretmek. Mazeret üretmede üstümüze yok.

Yetişkinler, özellikle ana babalar eğitimden geçirilmeli. Eğitim, sürekli hale getirilmeli. Eğitim yaşam boyu kesintisiz olmalı.  Ana baba eğitimi eğitimin temeli olarak ele alınmalı. Okumak, sürekli okumak  özendirilmeli. Yerel yönetimlerin, okuma salonları, kitaplıklar açmaları sağlanmalı. Okuma salonlarında her türlü kitap bulundurulmalı. Futbol takımlarına ve stadyumlara aktarılan milyarlar, okuma salonlarına, kitaplıklara da aktarılabilmeli.

Cehalet aşmamız gereken bir sorun olarak önümüzde duruyor. Cehaleti yenmek için, birlikte olmamız ulusal dayanışma yapmamız, seferberlik ilan etmemiz gerekiyor. E, haydi o zaman, daha ne bekliyoruz ki...



14 Eylül 2017 Perşembe

KIRSAL TURİZM


Tarımın ve sanayinin geliştiği Manisa`da, turizmin gelişmesi için yapılan tüm girişimler büyük ölçüde sonuçsuz kalıyor.

Doğal güzelliklerine, tarihi zenginliklerine rağmen, Manisa turizmden pay alamıyor.

Manisa “Tantalos İşkencesi” çekiyor. “Tantalos İşkencesi de neymiş?”diyenleri duyar gibiyim. Varlık içinde yokluk yaşayan kişi ve toplumlar için “Tantalos İşkencesi çekiyor” denilir. Başka bir köşe yazısında anlatmak isterim Tantolos İşkencesini.

Manisa turizmden de pay alabilir. Kırsal Turizm Manisa’da geliştirilebilir. Bu düşüncelerle yola çıkıp, Obasya Kırsal Turizm tesislerini kurduk. Manisa Obasya tesislerinin sürdürülebilirliğini sağlayamadığında, her zaman başarısız bir örnek olarak, turizmin önünü tıkayacak, girişimcilerin kırsal turizmden uzak durmalarına neden olacaktır. Obasya Kırsal Turizm tesislerinin sürdürülebilirliğini sağlayamazsak yuh olsun bize.

Ne diyecekler, Manisa’da birlikte iş görme alışkanlığı yok diyecekler. Manisa’da aidiyet duygusu zayıf diyecekler. Manisalılar dayanışma yapamaz diyecekler. Manisa’da kırsal turizm olmaz diyecekler. Daha neler derler bilmem. Bize düşen görev Obasya’yı geliştirmektir. Bu görev sadece Obasya’yı kuranlara düşmüyor. Bu görev, Belediyelerimize, Valiliğimize, ilgili kurum ve kuruluşlara, sivil toplum örgütlerine düşüyor. Bu görev ben Manisalıyım diyenlerin tümüne düşüyor. Bu görev Yuntdağı köylülerine düşüyor. Dediğim gibi bu tesisleri yaşatamazsak yuh olsun bize. Mazeret üretmeyi bırakıp marifet göstermeye çalışmalıyız.

Ülkeler için önemli bir gelir kaynağı olan turizm sektörü, uluslararası ticaretin gelişmesine ve insanların yaşam standartlarının yükselmesine katkı sağlıyor. Turizm sektörünün, özellikle tarihi zenginlikleri ve doğal güzellikleri fazla olan ülkelerin kalkınmasında son derece önemli bir lokomotif görevi yüklendiğini biliyoruz.  Kalkınmadaki önemli rolü sebebiyle, ülkeler kendilerine has turistik cazibeleriyle, turistleri etkileme ve daha fazla turizm geliri elde etme yarışı içindedirler. Manisa olarak biz bu yarışın içinde miyiz? Yarışın neresindeyiz?. Sahip olduğumuz turistik değerleri değerlendirebiliyor muyuz?

Turizme katılan ziyaretçilerin olağandan farklı bir deneyim yaşamak, yeni şeyler keşfetmek, farklı olanı görmek yönündeki istekleri alternatif turizm türlerine verilen önemi arttırırken, biz neler yapıyoruz? İnsanların kentsel hayat tarzından bunalmaları, onları en azından tatil sürelerini kırsal bölgelerde kırsal hayat tarzını yaşamaları sağlanabilir. Günümüzde turizm talebine bağlı olarak kırsal turizme gerekli önem verildiğinde, projeler geliştirildiğinde, kalkınmaya büyük katkısının olacağı bilinmelidir.

Obasya’da, 16 Eylül’de Azerbaycan’dan gelen konuklarımızı ağırlayacağız. 27-28 Eylül’de Celal Bayar Üniversitesi ve yerel yönetimlerin katkılarıyla Yurtdağı Çalıştayı yapılacak.

Obasya’da Çakabey ve Altuncan Hatun belgesellerinin çekimleri yapıldı. Obasya tarihi filmlerin çekileceği mekan haline getirilebilir. Bunun için, Yerel Yönetimlerin, İlgili Kurum ve Kuruluşların katkıları gerekiyor. Sanayicilerimiz sosyal sorumluluk projesi olarak görüp, Obasya’ya destek olabilirler.

Gelin Obasya’yı bilirlikte geliştirelim. Obasya’ya birlikte sahip çıkarak kırsal turizmin önünü açalım.


Manisa’da Tantalos İşkencesini bitirelim…







8 Eylül 2017 Cuma

MANİSA'NIN KURTULUŞU


Kurtuluş günlerini ve milli bayramlarını önemine yaraşır özenle kutlamayan ülkeler, bağımsızlıklarını daha kolay yitirirler.

8 Eylül Manisa’nın Kurtuluşu için köşe yazısını yazmaya başlamadan önce, Google'a "Manisa'nın Kurtuluşu" yazıp bir arama yaptırdım. Göğsümü kabartan kahramanlık öyküleri çıkmadı bu aramadan. Sizde deneyeblirsiniz. Manisa'nın Kurtuluşunu yazmaya Manisa'nın işgalinden başlayayım dedim. İşin derinliğine indikçe canımın sıkılması artmaya başladı. Manisa'nın işgali, insanın yüreğini burkan bir öyküdür.  Güzel bir kenti, bir tek kurşun atmadan, düşmana teslim ediyorsunuz. İçinizden çıkan hainleri görüyorsunuz.  İşgali anımsamak insan öfkelendirmekten başka bir işe yaramıyor. Ancak gerçekleri bilmeli, kahramanları hainlerden ayırmalıyız.

Manisa'nın Kurtuluşu deyince 8 Eylül 1922'de Mustafa Kemal'in askerlerinin Manisa'yı kurtarması ve Spil Dağına sığınan Manisalı hemşehrilerimin akın akın Manisa'ya dönmesi canlanıyor gözlerimin önünde. İşgali araştırırsanız, sonradan Hüsnüyadis adını alacak olan Manisa Mutasarrafı (valisi) Giritli Hüsnü adıyla karşılaşırsınız. Halkın direnişini kıran, düşmanı törenle karşılayan hain Hüsnüyadis. Hüsnüyadis'i yazamazdım, kurtuluş gününde. Manisa bir avuç Yunanlı tarafından yakılırken karşı çıkmayanları yazamazdım. Yunana karşı direnmek isteyen Parti Pehlivan'a destek olmak şöyle dursun, engel olanları yazamazdım. Bu hain Hüsnüyadis varya, bu Manisa'yı düşmana bir kurşun bile attırmadan teslim eden Hüsnüyadis, araştırdıkça, okudukça öfkemi kabarttıkça, keşke yeni Hüsnüyadis'ler olmasa diye düşünebildim sadece. Keşke yeni Hüsnüyadis’ler olmasa…

Müftü Alim Efendi adını ve anısını yaşatmak için, çalışmalar yapmalıyız. Parti Pehlivan ve diğer kurtuluş kahramanlarımız için de yapılmalı aynı çalışmalar. Anıtlarını yapabiliriz. Bir caddeye, bir parka ya da bir binaya adlarını verebiliriz. Kurtuluş haftasında düzenlenen etkinliklerde anabiliriz bu kahramanlarımızı. Hüsnüyadis’leri lanetle anarken, kahramanlarımızın adlarını ve anılarını yaşatacak girişimlerde bulunabiliriz.

8 Eylül'de Manisa, 9 Eylül'de İzmir kurtarılarak, Cumhuriyetin yolu açıldı. Onun için, Atatürk ve Kuvay-i Milliye Anıtının bulunduğu noktaya Cumhuriyet Kapısı adını vermiştik. Ancak kimsenin bu adı kullandığı yok. Cumhuriyet Kapısı adı öne çıkarılmalı ve kullanılmalı. Cumhuriyet Kapısı kentimizin dört kapısından ilk yapılanı oldu.  Fatih Kapısı, Bereket Kapısı ve Uygarlık Kapıları yapıldığında kentimizin tarihi kimliği daha çarpıcı biçimde çıkacaktır ortaya.

Geçmişine sahip çıkmayan ülkeler geleceğini kuramazlar. Bizi birbirimize bağlayan ortak değerlerimizin başında bayrağımız ve cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk vardır.  Türkiye’de iç savaş çıksın, Türkiye bölünsün diye hayal kuranlar, planlar yapanlar her zaman oldu ve olacaktır. Düşmanlarımızın bu hayallerini kursaklarında bırakabilmek için, her zamankinden daha çok birlik ve bütünlük içinde olmamız gerekiyor.

Gün ayrıldığımız noktaları öne çıkarma günü değil, gün birleştiğimiz noktaları öne çıkarma birlik ve bütünlüğümüzü güçlendirme ve ülkemizi savunma günüdür. Bizi ayrıştıran ne varsa uzak duracağız. Bizi birleştiren ortak değerlerimizi öne çıkaracağız.

30 Ağustos 1922’de tarihe altın harflerle yazılan büyük zaferin ardından, Mustafa Kemal “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri.” komutunu verir. Ordularımız işgal edilen köyleri kasabaları kurtara kurtara Ege’ye yöneldiler. 8 Eylül’de Manisa, 9 Eylül’de İzmir kurtarıldı. Ve Cumhuriyete giden yol açılmış oldu.



 
back to top